“sayende sayeban olduk istanbul şehri”
Attila İlhan, “Kirli Yüzlü Melekler”
Fotoğraf: Hasan Karadoğan

İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan teknolojik gelişmeler, yükselen sömürgecilik ve endüstriyel büyüme çevre hakkının uluslararası düzeyde gündeme gelmesine ve bu bağlamda çevre hukukunun doğuşuna temel oluşturan unsurlardır. Sözkonusu sömürgecilik faaliyetleri dünyanın her alanında kendisini farklı suretlerde göstermiştir. Örneğin 500 yılı aşkın bir süredir sömürgeciliğe karşı vermiş olduğu direnişle bir mit hâlini alan Güney Amerika ülkesi Bolivya, dünyanın en kapsamlı çevre hukuku düzenlemelerinden birine sahiptir.

Bolivya Anayasası’nın başlangıç kısmında, bize İlhan Berk şairaneliğini anımsatan şu ifadeler yer alır: “Evvel zaman içinde, dağlar yükseldi, ırmaklar yatağını buldu, göller oluştu. Amazon bölgemiz, Chaco’muz, platomuz, yaylalarımız, ovalarımız yeşilliklerle ve çiçeklerle kaplandı. Bu kutsal Toprak Ana’yı çeşitli yüzlerle donattık ve o günden bu yana, her şeyin çoğulluğunu ve varlık ve kültürler olarak çeşitliliğimizi taşıyoruz. Halklarımız böylece mutluluk içindeydi ve uğursuz sömürgecilik günlerine dek ırkçılığı asla bilmedik.”[1] Bu ifadeler, yükselen sömürgeciliğe karşı verilen mücadelede doğayı koruma içgüdüsüyle hareket eden devletlerin, çevre hakkını anayasal bir hak olarak tanımak ve doğayı bir özne olarak çoğulcu anlayış içinde ele almak zorunda olduklarını göstermektedir.

Yine aynı sömürgecilik faaliyetlerinin bir diğer hedef noktası olan Ekvador’da çevre hukuku merkezli yargılamalar için emsal teşkil edecek birçok karara imza atılmaktadır. Keza, Ekvador Anayasası’nda doğa başlı başına bir hak öznesi olarak tanınmaktadır. Ekvador Anayasası’nın 175. maddesinde “yurttaşların doğayla bir arada yaşayacaklarına” yönelik ifadelere, iyi yaşama hakkı olarak da bilinen bien vivir hakkının doğa ile uyumu gerektirdiğine ilişkin hükümlere yer verilmektedir.[2]

Oldukça zengin doğal kaynaklarının bulunmasına karşın çok uzun yıllardır sömürgecilikle mücadele eden, doğası talan edilmiş ve edilmekte olan ve Güney Amerika’nın en fakir ülkeleri arasında yer alan[3] bu iki ülkenin mevcut konjonktürü düşünüldüğünde doğaya karşı bu korumacı tutumu anlamak çok da zor olmayacaktır.

Çevresel bilgi edinme hakkı, kişilerin çevreye ilişkin bilgilere talepleri üzerine erişebilmeleri ve çevre üzerinde önemli etki bırakacak hususlara ilişkin olarak ise talepleri olmasa dahi bilgilendirilmeleri anlamına gelmektedir.

Çevre hakkı, bu artan sömürgecilik ve endüstriyel büyümeler neticesinde, uluslararası sözleşmelerde ve anayasalarda yer bulmuş, böylelikle devletlerin çevreyi hem kendi faaliyetlerine hem de üçüncü kişilerin faaliyetlerine karşı korumak noktasında bazı yükümlülükleri gündeme gelmiştir. Bu bağlamda çift taraflı hak olarak nitelenen çevre hakkına ilişkin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 56. maddesinde “Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.”[4] hükmüne yer verilmiştir. Dolayısıyla sağlıklı bir çevrenin tesis edilebilmesi için hem devlete hem de yurttaşlara pozitif ve negatif yükümlülükler atanmıştır.

Çevre hakkının içeriği, çevreyi koruma ve çevre kirliliğini önleme ödevlerini içermekle birlikte; çevresel bilgilenme, çevresel katılma ve başvuru haklarını da kapsayan bir gelişme kaydetmiştir. Sözü edilen araç haklar, çevresel usuli haklar olarak da adlandırılmaktadır.[5]

Sözkonusu çerçevede devletlerin çevre hakkının tesisi bakımından aktif yükümlülükleri arasında çevresel bilgilendirme yükümlülüğü yer almaktadır. Çevresel bilgi edinme hakkı, kişilerin çevreye ilişkin bilgilere talepleri üzerine erişebilmeleri ve çevre üzerinde önemli etki bırakacak hususlara ilişkin olarak ise talepleri olmasa dahi bilgilendirilmeleri anlamına gelmektedir.[6]

Çevre hakkı bağlamında devletlerin çevresel bilgilendirme yükümlülüğüne dikkat çeken ilke kararlardan biri olan; 28 Nisan 1993’te İstanbul Ümraniye’deki belediyeye ait çöplükte meydana gelen ve 39 kişinin hayatını kaybettiği patlamayı konu alan Öneryıldız başvurusu sonucunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), hükümetin, 7 Mayıs 1991 tarihli bilirkişi raporunda vurgulanan ciddi işletme risklerini ortadan kaldırmak için hiçbir önlem almamakla kalmayıp başvuranı tüm bu risklerin kaynağı olan çöplüğün yakınında yaşamaktan caydırmak için hiçbir girişimde bulunmadığını vurgulayarak, davalı Hükümet’in makamlarının Kazım Karabekir Mahallesi’nde yaşayanları, bir çöplüğün yakınında yaşamakla girdikleri riskler konusunda bilgilendirmediğine dikkat çekmiştir. Bu yargılamanın sonucunda AİHM, yaşam hakkı (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi madde 2), mülkiyet hakkı (AİHS Ek Protokol 1, madde 1), adil yargılanma hakkı (AİHS madde 6), özel hayata ve aile hayatına, konuta ve haberleşmeye saygı hakkı (AİHS madde 8) ve etkili başvuru hakkı (AİHS madde 13) bağlamında ihlal kararı vermiştir.[7] Dolayısıyla devletin tehlike arz eden faaliyetlere karşı yurttaşların bir bilgisi veya bilgilenme talebi olmasa dahi onları bu faaliyetin olası risklerine karşı bilgilendirme yükümlülüğü bulunmaktadır.

Çevre hakkı kapsamındaki çevresel bilgilendirme yükümlülüğüne ilişkin 47 ülkenin taraf olduğu Çevresel Konularda Bilgiye Erişim Çevresel Karar Verme Sürecine Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Sözleşmesi’ne (Aarhus Sözleşmesi) Türkiye her ne kadar imzacı ve taraf değilse de, altın madeninin işletilmesi esnasında kullanılan siyanürün meydana getirdiği zararların konu edildiği bir diğer yargılama olan  “Taşkın ve diğerleri v. Türkiye” başvurusunda AİHM, çevresel bilgilendirme yükümlülüğünün çevre hakkının özünü teşkil etmesinden hareketle Aarhus Sözleşmesi’ne atıf yapmıştır.[8]

AİHM’nin “Öneryıldız v. Türkiye” ile “Taşkın ve diğerleri v. Türkiye” kararları bir arada değerlendirildiğinde, Türkiye’nin her ne kadar Aarhus Sözleşmesi’ne taraf yahut imzacı değilse de sözkonusu uluslararası sözleşmeden bağımsız olarak, çevre hakkı kapsamındaki çevresel bilgilendirme yükümlülüğünü haiz olduğu sonucuna varmak yanlış olmayacaktır.

Türkiye özelinde çevresel bilgilendirme yükümlülüğünün yerine getirilmesi önünde birçok sosyal ve politik engel bulunsa da kanaatimizce en büyük engellerden biri, devletin bu çerçevedeki veri ve istatistiklerini sağlıklı bir biçimde toplamaması, mevcut istatistikleri de yurttaşların bilgisine sunmaktan imtina etmesidir. Sözkonusu dokümantasyon problemi bu alandaki akademik çalışmaları da sekteye uğratır niteliktedir. Örneğin İBB ve Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Deprem Mühendisliği Ana Bilim Dalı ortaklığında geliştirilen İstanbul İli Olası Deprem Kayıp Tahminlerinin Güncellenmesi Projesi 2009 ve 2019 yıllarında tam on yıllık aralıklarla yayınlanmıştır.[9] İstanbul gibi hızlı dönüşüme maruz kalan bir şehir özelinde bu on yıllık süreç, deprem risklerine karşı çalışmaların güncel veriler ekseninde yürütülmediğini, sözkonusu ilginin vatandaşın güvenliğinden ziyade lokal kentsel dönüşüm ve rant faaliyetleri üzerinde yoğunlaştığını göstermektedir. Yurttaşlar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından “BETON İSTANBUL-Kamu Bilgilendirme Platformu” kuruluncaya dek, proje etki alanı göz önünde bulundurulduğunda tüm İstanbul’u ve İstanbulluları doğrudan ve derinden etkileyecek mega proje Kanal İstanbul hakkında dahi hiçbir bilgiye ulaşamamaktaydı.

Tüm bu hususlara bilgi edinme hakkına getirilen yasal kısıtlamalar da eklendiğinde, yurttaşların bilgi edinme hakkının ve devletlerin çevresel bilgilendirme yükümlülüğünün şeklen mevcut ancak esasta örneğine az rastlanan hak ve yükümlülükler olduğunu söylemek pek de yanlış olmayacaktır. Zira bilgi edinme hakkını konu edinen 4982 Sayılı Kanun, Anayasada öngörülen amaçlardan oldukça uzak olup güvence ölçütünden çok sınırlama yönü ağır basan bir kanundur.[10] Bu sınırlamalar, hakkın işlevselliğini zayıflatmıştır.

Çevresel bilgilendirme yükümlülüğü kapsamında devletlerin, tehlike arz eden faaliyetler bakımından bireyleri olası risklere karşı bilgilendirme mecburiyeti bulunduğunu dile getirmiştik. Deprem risklerine karşı yapıların deprem dayanıklılık de- netimlerini ve bu denetimleri sağlayan raporlara erişim için bakanlık kaynaklarından ayrılmış bir bütçenin bulunmasına rağmen denetimin kişilerin bireysel çabasına indirgenip özel firmalarca görece yüksek ücretler karşılığında ifa edilmesini, bu nedenle toplumun sosyoekonomik olarak dezavantajlı kesimlerinin erişiminden uzak sınıfsal bir kavrama dönüşmesini bu kapsamda ele almak mümkündür. Aynı zamanda kentsel dönüşüm faaliyetleri, deprem vergileri ve deprem toplanma alanlarına ilişkin veri haritalarının ve sözkonusu alanların erişilebilirliği, kaçak yapıların ve rant projelerinin yarattığı çevresel tehditler de bu çerçevede düşünülebilir.

Afetlerin meydana getireceği zarar yine toplumun kırılgan grupları üzerinde kümelenecek, hem risk hem de zarar dağılımı adil bir şekilde gerçekleşmeyecektir.

Bu bağlamda araştırmaya değer bulduğumuz hususlardan ilki, riskli yapı tespitleridir. Zira bu alanda riskli yapı tespit ve inceleme yetkisinin idarece lisanslandırılmış kuruluşlara verilmesi birkaç sorunu beraberinde getirmektedir. Bu sorunlardan en önemlisi sözkonusu testlerin yetki devri doğrultusunda, yurttaşları sosyal adaletsizliğe sebep olabilecek ölçüde maddi külfet altında bırakmasıdır. Çevresel adaletsizliğin temelinde yatan sosyal adaletsizlik burada da kendini sarih bir biçimde göstermektedir. Örneğin lisanslandırılmış kuruluşlarca yapılan riskli yapı tespitleri, metrekare ve kat sayısı gibi unsurlar gözetilerek, ortalama brüt 4.500 ile 10.000 TL arasındaki ücretler karşılığında yapılmakta ve toplumun sosyoekonomik olarak dezavantajlı kesimlerini denetimsiz yapılarda yaşamaya mecbur bırakmaktadır. Çevresel adaletsizliğe önemli bir örnek teşkil eden bu hâlde, sözkonusu afetlerin meydana getireceği zarar yine toplumun kırılgan grupları üzerinde kümelenecek, hem risk hem de zarar dağılımı adil bir şekilde gerçekleşmeyecektir.

Çevresel bilgilendirme yükümlülüğü çerçevesinde, ilgili riskli yapı test ve tespitlerinin, idare tarafından, bir bedel talep edilmeksizin gerçekleştirilmesi gerekirken tespitler yukarıda açıkladığımız biçimde yurttaşların çevre hakkını ve olası bir afet hâlinde yaşam hakkını ihlal edecek şekilde yapılmaktadır. Esasen 6306 Sayılı Kanun’un 6/A maddesi uyarınca Bakanlıkça re’sen yaptırılacak riskli yapı tespitleri, bütçe ve personel yetersizlikleri ileri sürülerek ancak riskli olduğu herkesçe malum olan, tabiri caizse “üfleseniz yıkılacak” taşınmazlar üzerinde yapılmaktadır. Sözkonusu eylemsizlik, düzenlemenin etkinliğini ortadan kaldırarak hem yukarıda bahsetmiş olduğumuz sosyal adaletsizliği derinleştirmekte hem de çevresel bilgilendirme yükümlülüğünü ihlal etmektedir. Belirtmek gerekir ki Bakanlık kararıyla riskli yapıların tespit edilerek gerekli denetimlerin Bakanlık bütçesinden karşılandığı örnekler ülkemizde yok denecek kadar azdır.

41 kişinin yaşamını yitirdiği Elazığ Depremi’nden bu yana Türkiye kamuoyunu meşgul eden ve cevabı halen meçhul bir diğer soru ve sorun, “deprem vergileri”mizin nerede olduğudur. Vergi teorisi çerçevesinde verginin özelliklerinden biri olarak nitelenen karşılıksızlık ilkesine ülkemiz yöneticilerinin atfettiği anlamın ilkenin özünden oldukça uzak olduğu anlaşılmaktadır. Hiç şüphesiz vergi, kamu harcamalarına karşılık olarak kamu hizmetlerinin ifası maksadıyla toplanan, kişisel karşılığı olmayan bir kavramdır. Ancak vurgulamak gerekir ki bu kişisel karşılıksızlık ilkesi, yurttaşların bir ihdas nedeni çerçevesinde toplanan vergilerin kamunun genel menfaati bağlamında hangi kamu harcamalarına harcandığını sorgulamasının önüne geçecek biçimde kısıtlayıcı bir ilke değildir.

“kimin gücü yeterse kahretsin parasızlığı sefalet akıyor gürül gürül sokaklardan”
Attila İlhan, “Kirli Yüzlü Melekler”
Fotoğraf: Emre Yılmaz

1999 yılında Marmara Bölgesi’nde meydana gelen deprem felaketinin yol açtığı ekonomik kaybı gidermek maksadıyla 4481 Sayılı Kanun kapsamında çıkarılan bir dizi geçici süreli-olağanüstü vergiden biri olan (halk arasında deprem vergisi olarak adlandırılan) Özel İletişim Vergisi her nevi mobil telekomünikasyon işletmeciliği kapsamındaki tesis, devir, nakil ve haberleşme hizmetleri, radyo ve televizyon yayınlarının uydu platformu ve kablo ortamından iletilmesine ilişkin hizmetleri ve diğer telekomünikasyon hizmetleri üzerinden alınan bir vergi türüdür.[11] Her ne kadar olağanüstü bir vergi türü olsa da tahsilatının kolaylığı ve gelişen teknolojiler nedeniyle yurttaşların telekomünikasyon hizmetlerine olan yoğun ilgisi hükümetlerin de ilgisini çekmiş olacak ki birkaç yıllık uzatmaların nihayetinde diğer vergi kanunlarının kapsamına alınmış; 1999-2020 yılları arasında 147 milyar TL tutarında yurttaşlardan tahsil edilmiştir.[12] Yurttaşların bilgi edinme hakkı bağlamında devlete vergisinin ihdas amacı doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını sorması üzerine yöneticilerin; “‘O parayı nereye, bu parayı nereye harcadınız?’ Harcanması gereken yere harcadık. Bundan sonra da bu tür şeylerin hesabını vermeye zamanımız yok”[13] şeklindeki açıklamaları ülkemizde çevresel bilgi edinme hakkının ne derece ikincil bir hak olarak algılandığını gözler önüne sermektedir. Nitekim bu açıklamalar yurttaşlarda bir vergi bilincinin oluşmasının önündeki temel engellerin de başında gelmektedir. Zira Özel İletişim Vergisi mükellefi milyonlarca insan tabiri caizse ruhu duymadan tam 21 yılda kendilerinden tahsil edilen 147 milyar TL’nin akıbetinden halen haberdar değildir.

Çevresel bilgilendirme yükümlülüğü ve deprem ilişkisi çerçevesinde dikkat çekici bir diğer konu da devletlerce yapılacak kentsel dönüşüm ve imar planlarına ilişkin bilgilendirme toplantılarıdır. Bu hususta yapmış olduğumuz bir araştırma sonucunda, ilgili toplantıların sayısının ve sıklığının yetersizliği ile toplantılara katılım oranının düşüklüğü göze çarpmaktadır. Örneğin İBB tarafından 28 Mart 2021 tarihinde düzenlenen Bakırköy Merkez Nazım İmar Planı Bilgilendirme Toplantısı’na, 226 bin 229 kişinin yaşadığı merkez ilçeden katılımcı sayısı yalnızca 276’dır.[14]

Bu veriler bize, ilgili örnek özelinde çevresel bilgilendirme yükümlülüğünün ve çevresel süreçlere katılım hakkının tesis edilmediğini göstermektedir. Keza çevresel bilgilendirme yükümlülüğü bağlamında devletlerin tek yükümlülüğü bilgilendirme toplantıları düzenlemek olmayıp bu toplantılara ve karar alma süreçlerine yurttaşların etkili bir biçimde katılımını sağlamayı da güvence altına almaktır. Nitekim çevre hakkının etkin bir biçimde korunmasını sağlayan bir diğer sacayağı da yukarıda bahsetmiş olduğumuz üzere çevresel süreçlere katılım hakkıdır.

Ülkemizde çevresel bilgilendirme yükümlülüğüne ilişkin olarak devletin pozitif yükümlülüğünü yerine getirdiği nadir olumlu örneklerden biri, deprem toplanma alanlarına dair bilginin e-devlet web sitesi üzerinden erişime açık olmasıdır. Ancak yurttaşları e-devlet uygulaması üzerinden olası bir deprem felaketinde yerleşim yerlerine en yakın güvenli alana yönlendiren bu harita üzerinde yapmış olduğumuz bir denemeye göre, her ne kadar toplanma alanlarının lokasyon bilgileri erişime açık olsa da bu alanlar fiziksel olarak erişilebilir olmaktan oldukça uzaktır. Örneğin Şişli İlçesi Mecidiyeköy Mahallesi İmam Feyzullah Sokak’ta ikamet eden yurttaşların deprem hâlinde toplanacakları alanlara olan uzaklıkları ortalama 850 metre civarında olup, alanlar en az 10-12 dakika yürüme mesafesinde bulunmaktadır.[15] Kentsel yoğunluğun hâd safhada olduğu Mecidiyeköy gibi bir konumda güvenli alana erişim için yaşlılar, engelliler ve çocukların 10-12 dakika yürümek mecburiyetinde olması göz önünde bulundurulduğunda devletin bu bağlamdaki aktif yükümlülüğünün içinin boşaltıldığını söylemek de yanlış olmayacaktır.

Sonuç olarak, çevre hakkı bakımından devletlerin pozitif yükümlülükleri arasında yer alan çevresel bilgilendirme yükümlülüğü, diğer birçok yönüyle birlikte, Türkiye gibi riskli yapıları yoğun olarak barındıran ve deprem kuşağında yer alan bir ülke için ayrıca önem arz etmektedir. Fakat sözkonusu önemin, ülkemiz özelinde hem yurttaşlar hem de devlet tarafından yeterince kavranmış olduğundan söz etmek güçtür. Belirtmek isteriz ki çevresel bilgilendirme yükümlülüğünün etkili bir biçimde yerine getirilmemesi, başta çevre hakkı olmak üzere yurttaşların Anayasa ve AİHS’den doğan birçok hakkı üzerinde, doğrudan ve dolaylı biçimde ihlaller meydana getirmektedir. Bu ihlallerin önüne geçilebilmesi adına, deprem riskleri ve etkileri hususunda düzenli ve sağlıklı biçimde veri depolanarak bilimsel çalışmalar yürütülmeli ve bu çalışmalar raporlanmalı, akabinde ise hazırlanan raporlar ulaşılabilir araçlar vasıtasıyla yurttaşlara açılmalıdır. Bunun yanında toplanan deprem vergileri deprem toplanma alanlarının düzenlenmesi ve geliştirilmesi ve mevcuttaki riskli yapıların tespiti, güçlendirilmesi veya yenilenmesi amacıyla kullanılmalı, demokratik toplumlarca benimsenmiş şeffaf yönetim anlayışının da bir gereği olduğu üzere deprem vergileri ile yürütülen tüm çalışmalara ilişkin etkili ve ulaşılabilir bir bilgilendirme mekanizması oluşturulmalıdır. Keza ancak insan haklarına saygılı bir hukuk devletinde olması gereken bu düzenlemelerin hayata geçirilmesi durumunda, çevresel bilgilendirme yükümlülüğünü layığı ile yerine getiren ve yurttaşlarının başta çevre hakkı olmak üzere temel haklarını gözeten bir devletten söz edilebilecektir.


[1] Özlüer, M. F., Özlüer, I. Ö., Şirin, T. (2013). Bolivya Anayasası: Hukuk, demokrasi, özerklik. Phoenix.

[2] Şirin, T. (2014). Gelecek kuşaklardan doğanın haklarına: Bolivya ve Ekvador Anayasaları. Türkiye Barolar Birliği: II. Çevre ve Kent Hukuku Kurultayı.

[3] Insamer (t.y.). Bolivya. insamer.com/tr/ulke-profili-bolivya/ (Erişim tarihi: 14 Aralık 2021).

[4] TBMM (t.y.). T.C. Anayasası 56. Madde. tbmm.gov.tr/develop/owa/tc_anayasasi.maddeler?p3=56 (Erişim tarihi: 14 Aralık 2021).

[5] Razzaque, J. (2010). Right to a healthy environment in human rights law. (Ed. M. A. Baderin ve M. Ssenyonjo) International human rights law (s. 115-135) içinde. Ashgate, s.129.

[6] Semiz, Y. (2014). Anayasa Mahkemesi’nin çevre hakkı perspektifi. Hacettepe HFD, 4(2), 9-46, s.37.

[7] European Court of Human Rights (2004, 30 Kasım). Case of Öneryıldız v. Turkey. hudoc.echr.coe.int/fre#{%22itemid%22:[%22001-67614%22]}

[8] European Court of Human Rights (2005, 30 Mart). Case of Taşkın and Others v. Turkey. hudoc.echr.coe.int/tur# {%22fulltext%22:[%22TASKIN%22], %22documentcollectionid2%22: [%22GRANDCHAMBER%22, %22CHAMBER%22],%22itemid%22: [%22001-67401%22]}

[9] Boğaziçi Üniversitesi, Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü, Deprem Mühendisliği Ana Bilim Dalı (t.y.). İstanbul ili olası deprem kayıp tahminlerinin güncellenmesi projesi. depremzemin.ibb.istanbul/calismalarimiz/tamamlanmis-calismalar/istanbul-ili- olasi -deprem-kayip-tahminlerinin-guncellenmesi-projesi/ (Erişim tarihi 12 Eylül 2021).

[10] Kaboğlu İ. Ö. (2013). Özgürlükler hukuku. İmge.

[11] Bingöl, O. (2020, 31 Ocak). “Deprem vergisi” nedir? ne değildir? vergiye dair. vergiyedair.com/2020/01/31/deprem-vergisi-nedir-ne-degildir/ (Erişim tarihi 14 Eylül 2021).

[12] BBC Türkçe (2020, 14 Kasım). Deprem vergileri: Çevre ve Şehircilik Bakanı Kurum, toplanan deprem vergilerinden 8 kat daha fazlasının deprem için harcandığını söyledi. bbc.com/turkce/haberler-dunya-54947050 (Erişim tarihi: 12 Eylül 2021).

[13] Cumhuriyet (2020, 29 Ocak). Erdoğan’dan deprem vergileri açıklaması. cumhuriyet.com.tr/haber/erdogandan-deprem-vergileri-aciklamasi-1717082 (Erişim tarihi: 12 Eylül 2021).

[14] Bakırköy Kentsel Dönüşüm Dayanışma Platformu (2021, 28 Mart). İBB-1. çevrimiçi halk toplantısına katıldık. bakirkoykentseldonusum.org/nazim-imar-plani-bilgilendirme-toplantisi/ (Erişim tarihi: 12 Eylül 2021).

[15] e-devlet Kapısı (t.y.). Afet ve acil durum toplanma alanı sorgulama. turkiye.gov.tr/afet-ve-acil-durum-yonetimi-acil-toplanma-alani-sorgulama (Erişim tarihi: 12 Eylül 2021).

“sayende sayeban olduk istanbul şehri”
Attila İlhan, “Kirli Yüzlü Melekler”
Fotoğraf: Hasan Karadoğan

İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan teknolojik gelişmeler, yükselen sömürgecilik ve endüstriyel büyüme çevre hakkının uluslararası düzeyde gündeme gelmesine ve bu bağlamda çevre hukukunun doğuşuna temel oluşturan unsurlardır. Sözkonusu sömürgecilik faaliyetleri dünyanın her alanında kendisini farklı suretlerde göstermiştir. Örneğin 500 yılı aşkın bir süredir sömürgeciliğe karşı vermiş olduğu direnişle bir mit hâlini alan Güney Amerika ülkesi Bolivya, dünyanın en kapsamlı çevre hukuku düzenlemelerinden birine sahiptir.

Bolivya Anayasası’nın başlangıç kısmında, bize İlhan Berk şairaneliğini anımsatan şu ifadeler yer alır: “Evvel zaman içinde, dağlar yükseldi, ırmaklar yatağını buldu, göller oluştu. Amazon bölgemiz, Chaco’muz, platomuz, yaylalarımız, ovalarımız yeşilliklerle ve çiçeklerle kaplandı. Bu kutsal Toprak Ana’yı çeşitli yüzlerle donattık ve o günden bu yana, her şeyin çoğulluğunu ve varlık ve kültürler olarak çeşitliliğimizi taşıyoruz. Halklarımız böylece mutluluk içindeydi ve uğursuz sömürgecilik günlerine dek ırkçılığı asla bilmedik.”[1] Bu ifadeler, yükselen sömürgeciliğe karşı verilen mücadelede doğayı koruma içgüdüsüyle hareket eden devletlerin, çevre hakkını anayasal bir hak olarak tanımak ve doğayı bir özne olarak çoğulcu anlayış içinde ele almak zorunda olduklarını göstermektedir.

Yine aynı sömürgecilik faaliyetlerinin bir diğer hedef noktası olan Ekvador’da çevre hukuku merkezli yargılamalar için emsal teşkil edecek birçok karara imza atılmaktadır. Keza, Ekvador Anayasası’nda doğa başlı başına bir hak öznesi olarak tanınmaktadır. Ekvador Anayasası’nın 175. maddesinde “yurttaşların doğayla bir arada yaşayacaklarına” yönelik ifadelere, iyi yaşama hakkı olarak da bilinen bien vivir hakkının doğa ile uyumu gerektirdiğine ilişkin hükümlere yer verilmektedir.[2]

Oldukça zengin doğal kaynaklarının bulunmasına karşın çok uzun yıllardır sömürgecilikle mücadele eden, doğası talan edilmiş ve edilmekte olan ve Güney Amerika’nın en fakir ülkeleri arasında yer alan[3] bu iki ülkenin mevcut konjonktürü düşünüldüğünde doğaya karşı bu korumacı tutumu anlamak çok da zor olmayacaktır.

Çevresel bilgi edinme hakkı, kişilerin çevreye ilişkin bilgilere talepleri üzerine erişebilmeleri ve çevre üzerinde önemli etki bırakacak hususlara ilişkin olarak ise talepleri olmasa dahi bilgilendirilmeleri anlamına gelmektedir.

Çevre hakkı, bu artan sömürgecilik ve endüstriyel büyümeler neticesinde, uluslararası sözleşmelerde ve anayasalarda yer bulmuş, böylelikle devletlerin çevreyi hem kendi faaliyetlerine hem de üçüncü kişilerin faaliyetlerine karşı korumak noktasında bazı yükümlülükleri gündeme gelmiştir. Bu bağlamda çift taraflı hak olarak nitelenen çevre hakkına ilişkin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 56. maddesinde “Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.”[4] hükmüne yer verilmiştir. Dolayısıyla sağlıklı bir çevrenin tesis edilebilmesi için hem devlete hem de yurttaşlara pozitif ve negatif yükümlülükler atanmıştır.

Çevre hakkının içeriği, çevreyi koruma ve çevre kirliliğini önleme ödevlerini içermekle birlikte; çevresel bilgilenme, çevresel katılma ve başvuru haklarını da kapsayan bir gelişme kaydetmiştir. Sözü edilen araç haklar, çevresel usuli haklar olarak da adlandırılmaktadır.[5]

Sözkonusu çerçevede devletlerin çevre hakkının tesisi bakımından aktif yükümlülükleri arasında çevresel bilgilendirme yükümlülüğü yer almaktadır. Çevresel bilgi edinme hakkı, kişilerin çevreye ilişkin bilgilere talepleri üzerine erişebilmeleri ve çevre üzerinde önemli etki bırakacak hususlara ilişkin olarak ise talepleri olmasa dahi bilgilendirilmeleri anlamına gelmektedir.[6]

Çevre hakkı bağlamında devletlerin çevresel bilgilendirme yükümlülüğüne dikkat çeken ilke kararlardan biri olan; 28 Nisan 1993’te İstanbul Ümraniye’deki belediyeye ait çöplükte meydana gelen ve 39 kişinin hayatını kaybettiği patlamayı konu alan Öneryıldız başvurusu sonucunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), hükümetin, 7 Mayıs 1991 tarihli bilirkişi raporunda vurgulanan ciddi işletme risklerini ortadan kaldırmak için hiçbir önlem almamakla kalmayıp başvuranı tüm bu risklerin kaynağı olan çöplüğün yakınında yaşamaktan caydırmak için hiçbir girişimde bulunmadığını vurgulayarak, davalı Hükümet’in makamlarının Kazım Karabekir Mahallesi’nde yaşayanları, bir çöplüğün yakınında yaşamakla girdikleri riskler konusunda bilgilendirmediğine dikkat çekmiştir. Bu yargılamanın sonucunda AİHM, yaşam hakkı (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi madde 2), mülkiyet hakkı (AİHS Ek Protokol 1, madde 1), adil yargılanma hakkı (AİHS madde 6), özel hayata ve aile hayatına, konuta ve haberleşmeye saygı hakkı (AİHS madde 8) ve etkili başvuru hakkı (AİHS madde 13) bağlamında ihlal kararı vermiştir.[7] Dolayısıyla devletin tehlike arz eden faaliyetlere karşı yurttaşların bir bilgisi veya bilgilenme talebi olmasa dahi onları bu faaliyetin olası risklerine karşı bilgilendirme yükümlülüğü bulunmaktadır.

Çevre hakkı kapsamındaki çevresel bilgilendirme yükümlülüğüne ilişkin 47 ülkenin taraf olduğu Çevresel Konularda Bilgiye Erişim Çevresel Karar Verme Sürecine Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Sözleşmesi’ne (Aarhus Sözleşmesi) Türkiye her ne kadar imzacı ve taraf değilse de, altın madeninin işletilmesi esnasında kullanılan siyanürün meydana getirdiği zararların konu edildiği bir diğer yargılama olan  “Taşkın ve diğerleri v. Türkiye” başvurusunda AİHM, çevresel bilgilendirme yükümlülüğünün çevre hakkının özünü teşkil etmesinden hareketle Aarhus Sözleşmesi’ne atıf yapmıştır.[8]

AİHM’nin “Öneryıldız v. Türkiye” ile “Taşkın ve diğerleri v. Türkiye” kararları bir arada değerlendirildiğinde, Türkiye’nin her ne kadar Aarhus Sözleşmesi’ne taraf yahut imzacı değilse de sözkonusu uluslararası sözleşmeden bağımsız olarak, çevre hakkı kapsamındaki çevresel bilgilendirme yükümlülüğünü haiz olduğu sonucuna varmak yanlış olmayacaktır.

Türkiye özelinde çevresel bilgilendirme yükümlülüğünün yerine getirilmesi önünde birçok sosyal ve politik engel bulunsa da kanaatimizce en büyük engellerden biri, devletin bu çerçevedeki veri ve istatistiklerini sağlıklı bir biçimde toplamaması, mevcut istatistikleri de yurttaşların bilgisine sunmaktan imtina etmesidir. Sözkonusu dokümantasyon problemi bu alandaki akademik çalışmaları da sekteye uğratır niteliktedir. Örneğin İBB ve Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Deprem Mühendisliği Ana Bilim Dalı ortaklığında geliştirilen İstanbul İli Olası Deprem Kayıp Tahminlerinin Güncellenmesi Projesi 2009 ve 2019 yıllarında tam on yıllık aralıklarla yayınlanmıştır.[9] İstanbul gibi hızlı dönüşüme maruz kalan bir şehir özelinde bu on yıllık süreç, deprem risklerine karşı çalışmaların güncel veriler ekseninde yürütülmediğini, sözkonusu ilginin vatandaşın güvenliğinden ziyade lokal kentsel dönüşüm ve rant faaliyetleri üzerinde yoğunlaştığını göstermektedir. Yurttaşlar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından “BETON İSTANBUL-Kamu Bilgilendirme Platformu” kuruluncaya dek, proje etki alanı göz önünde bulundurulduğunda tüm İstanbul’u ve İstanbulluları doğrudan ve derinden etkileyecek mega proje Kanal İstanbul hakkında dahi hiçbir bilgiye ulaşamamaktaydı.

Tüm bu hususlara bilgi edinme hakkına getirilen yasal kısıtlamalar da eklendiğinde, yurttaşların bilgi edinme hakkının ve devletlerin çevresel bilgilendirme yükümlülüğünün şeklen mevcut ancak esasta örneğine az rastlanan hak ve yükümlülükler olduğunu söylemek pek de yanlış olmayacaktır. Zira bilgi edinme hakkını konu edinen 4982 Sayılı Kanun, Anayasada öngörülen amaçlardan oldukça uzak olup güvence ölçütünden çok sınırlama yönü ağır basan bir kanundur.[10] Bu sınırlamalar, hakkın işlevselliğini zayıflatmıştır.

Çevresel bilgilendirme yükümlülüğü kapsamında devletlerin, tehlike arz eden faaliyetler bakımından bireyleri olası risklere karşı bilgilendirme mecburiyeti bulunduğunu dile getirmiştik. Deprem risklerine karşı yapıların deprem dayanıklılık de- netimlerini ve bu denetimleri sağlayan raporlara erişim için bakanlık kaynaklarından ayrılmış bir bütçenin bulunmasına rağmen denetimin kişilerin bireysel çabasına indirgenip özel firmalarca görece yüksek ücretler karşılığında ifa edilmesini, bu nedenle toplumun sosyoekonomik olarak dezavantajlı kesimlerinin erişiminden uzak sınıfsal bir kavrama dönüşmesini bu kapsamda ele almak mümkündür. Aynı zamanda kentsel dönüşüm faaliyetleri, deprem vergileri ve deprem toplanma alanlarına ilişkin veri haritalarının ve sözkonusu alanların erişilebilirliği, kaçak yapıların ve rant projelerinin yarattığı çevresel tehditler de bu çerçevede düşünülebilir.

Afetlerin meydana getireceği zarar yine toplumun kırılgan grupları üzerinde kümelenecek, hem risk hem de zarar dağılımı adil bir şekilde gerçekleşmeyecektir.

Bu bağlamda araştırmaya değer bulduğumuz hususlardan ilki, riskli yapı tespitleridir. Zira bu alanda riskli yapı tespit ve inceleme yetkisinin idarece lisanslandırılmış kuruluşlara verilmesi birkaç sorunu beraberinde getirmektedir. Bu sorunlardan en önemlisi sözkonusu testlerin yetki devri doğrultusunda, yurttaşları sosyal adaletsizliğe sebep olabilecek ölçüde maddi külfet altında bırakmasıdır. Çevresel adaletsizliğin temelinde yatan sosyal adaletsizlik burada da kendini sarih bir biçimde göstermektedir. Örneğin lisanslandırılmış kuruluşlarca yapılan riskli yapı tespitleri, metrekare ve kat sayısı gibi unsurlar gözetilerek, ortalama brüt 4.500 ile 10.000 TL arasındaki ücretler karşılığında yapılmakta ve toplumun sosyoekonomik olarak dezavantajlı kesimlerini denetimsiz yapılarda yaşamaya mecbur bırakmaktadır. Çevresel adaletsizliğe önemli bir örnek teşkil eden bu hâlde, sözkonusu afetlerin meydana getireceği zarar yine toplumun kırılgan grupları üzerinde kümelenecek, hem risk hem de zarar dağılımı adil bir şekilde gerçekleşmeyecektir.

Çevresel bilgilendirme yükümlülüğü çerçevesinde, ilgili riskli yapı test ve tespitlerinin, idare tarafından, bir bedel talep edilmeksizin gerçekleştirilmesi gerekirken tespitler yukarıda açıkladığımız biçimde yurttaşların çevre hakkını ve olası bir afet hâlinde yaşam hakkını ihlal edecek şekilde yapılmaktadır. Esasen 6306 Sayılı Kanun’un 6/A maddesi uyarınca Bakanlıkça re’sen yaptırılacak riskli yapı tespitleri, bütçe ve personel yetersizlikleri ileri sürülerek ancak riskli olduğu herkesçe malum olan, tabiri caizse “üfleseniz yıkılacak” taşınmazlar üzerinde yapılmaktadır. Sözkonusu eylemsizlik, düzenlemenin etkinliğini ortadan kaldırarak hem yukarıda bahsetmiş olduğumuz sosyal adaletsizliği derinleştirmekte hem de çevresel bilgilendirme yükümlülüğünü ihlal etmektedir. Belirtmek gerekir ki Bakanlık kararıyla riskli yapıların tespit edilerek gerekli denetimlerin Bakanlık bütçesinden karşılandığı örnekler ülkemizde yok denecek kadar azdır.

41 kişinin yaşamını yitirdiği Elazığ Depremi’nden bu yana Türkiye kamuoyunu meşgul eden ve cevabı halen meçhul bir diğer soru ve sorun, “deprem vergileri”mizin nerede olduğudur. Vergi teorisi çerçevesinde verginin özelliklerinden biri olarak nitelenen karşılıksızlık ilkesine ülkemiz yöneticilerinin atfettiği anlamın ilkenin özünden oldukça uzak olduğu anlaşılmaktadır. Hiç şüphesiz vergi, kamu harcamalarına karşılık olarak kamu hizmetlerinin ifası maksadıyla toplanan, kişisel karşılığı olmayan bir kavramdır. Ancak vurgulamak gerekir ki bu kişisel karşılıksızlık ilkesi, yurttaşların bir ihdas nedeni çerçevesinde toplanan vergilerin kamunun genel menfaati bağlamında hangi kamu harcamalarına harcandığını sorgulamasının önüne geçecek biçimde kısıtlayıcı bir ilke değildir.

“kimin gücü yeterse kahretsin parasızlığı sefalet akıyor gürül gürül sokaklardan”
Attila İlhan, “Kirli Yüzlü Melekler”
Fotoğraf: Emre Yılmaz

1999 yılında Marmara Bölgesi’nde meydana gelen deprem felaketinin yol açtığı ekonomik kaybı gidermek maksadıyla 4481 Sayılı Kanun kapsamında çıkarılan bir dizi geçici süreli-olağanüstü vergiden biri olan (halk arasında deprem vergisi olarak adlandırılan) Özel İletişim Vergisi her nevi mobil telekomünikasyon işletmeciliği kapsamındaki tesis, devir, nakil ve haberleşme hizmetleri, radyo ve televizyon yayınlarının uydu platformu ve kablo ortamından iletilmesine ilişkin hizmetleri ve diğer telekomünikasyon hizmetleri üzerinden alınan bir vergi türüdür.[11] Her ne kadar olağanüstü bir vergi türü olsa da tahsilatının kolaylığı ve gelişen teknolojiler nedeniyle yurttaşların telekomünikasyon hizmetlerine olan yoğun ilgisi hükümetlerin de ilgisini çekmiş olacak ki birkaç yıllık uzatmaların nihayetinde diğer vergi kanunlarının kapsamına alınmış; 1999-2020 yılları arasında 147 milyar TL tutarında yurttaşlardan tahsil edilmiştir.[12] Yurttaşların bilgi edinme hakkı bağlamında devlete vergisinin ihdas amacı doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını sorması üzerine yöneticilerin; “‘O parayı nereye, bu parayı nereye harcadınız?’ Harcanması gereken yere harcadık. Bundan sonra da bu tür şeylerin hesabını vermeye zamanımız yok”[13] şeklindeki açıklamaları ülkemizde çevresel bilgi edinme hakkının ne derece ikincil bir hak olarak algılandığını gözler önüne sermektedir. Nitekim bu açıklamalar yurttaşlarda bir vergi bilincinin oluşmasının önündeki temel engellerin de başında gelmektedir. Zira Özel İletişim Vergisi mükellefi milyonlarca insan tabiri caizse ruhu duymadan tam 21 yılda kendilerinden tahsil edilen 147 milyar TL’nin akıbetinden halen haberdar değildir.

Çevresel bilgilendirme yükümlülüğü ve deprem ilişkisi çerçevesinde dikkat çekici bir diğer konu da devletlerce yapılacak kentsel dönüşüm ve imar planlarına ilişkin bilgilendirme toplantılarıdır. Bu hususta yapmış olduğumuz bir araştırma sonucunda, ilgili toplantıların sayısının ve sıklığının yetersizliği ile toplantılara katılım oranının düşüklüğü göze çarpmaktadır. Örneğin İBB tarafından 28 Mart 2021 tarihinde düzenlenen Bakırköy Merkez Nazım İmar Planı Bilgilendirme Toplantısı’na, 226 bin 229 kişinin yaşadığı merkez ilçeden katılımcı sayısı yalnızca 276’dır.[14]

Bu veriler bize, ilgili örnek özelinde çevresel bilgilendirme yükümlülüğünün ve çevresel süreçlere katılım hakkının tesis edilmediğini göstermektedir. Keza çevresel bilgilendirme yükümlülüğü bağlamında devletlerin tek yükümlülüğü bilgilendirme toplantıları düzenlemek olmayıp bu toplantılara ve karar alma süreçlerine yurttaşların etkili bir biçimde katılımını sağlamayı da güvence altına almaktır. Nitekim çevre hakkının etkin bir biçimde korunmasını sağlayan bir diğer sacayağı da yukarıda bahsetmiş olduğumuz üzere çevresel süreçlere katılım hakkıdır.

Ülkemizde çevresel bilgilendirme yükümlülüğüne ilişkin olarak devletin pozitif yükümlülüğünü yerine getirdiği nadir olumlu örneklerden biri, deprem toplanma alanlarına dair bilginin e-devlet web sitesi üzerinden erişime açık olmasıdır. Ancak yurttaşları e-devlet uygulaması üzerinden olası bir deprem felaketinde yerleşim yerlerine en yakın güvenli alana yönlendiren bu harita üzerinde yapmış olduğumuz bir denemeye göre, her ne kadar toplanma alanlarının lokasyon bilgileri erişime açık olsa da bu alanlar fiziksel olarak erişilebilir olmaktan oldukça uzaktır. Örneğin Şişli İlçesi Mecidiyeköy Mahallesi İmam Feyzullah Sokak’ta ikamet eden yurttaşların deprem hâlinde toplanacakları alanlara olan uzaklıkları ortalama 850 metre civarında olup, alanlar en az 10-12 dakika yürüme mesafesinde bulunmaktadır.[15] Kentsel yoğunluğun hâd safhada olduğu Mecidiyeköy gibi bir konumda güvenli alana erişim için yaşlılar, engelliler ve çocukların 10-12 dakika yürümek mecburiyetinde olması göz önünde bulundurulduğunda devletin bu bağlamdaki aktif yükümlülüğünün içinin boşaltıldığını söylemek de yanlış olmayacaktır.

Sonuç olarak, çevre hakkı bakımından devletlerin pozitif yükümlülükleri arasında yer alan çevresel bilgilendirme yükümlülüğü, diğer birçok yönüyle birlikte, Türkiye gibi riskli yapıları yoğun olarak barındıran ve deprem kuşağında yer alan bir ülke için ayrıca önem arz etmektedir. Fakat sözkonusu önemin, ülkemiz özelinde hem yurttaşlar hem de devlet tarafından yeterince kavranmış olduğundan söz etmek güçtür. Belirtmek isteriz ki çevresel bilgilendirme yükümlülüğünün etkili bir biçimde yerine getirilmemesi, başta çevre hakkı olmak üzere yurttaşların Anayasa ve AİHS’den doğan birçok hakkı üzerinde, doğrudan ve dolaylı biçimde ihlaller meydana getirmektedir. Bu ihlallerin önüne geçilebilmesi adına, deprem riskleri ve etkileri hususunda düzenli ve sağlıklı biçimde veri depolanarak bilimsel çalışmalar yürütülmeli ve bu çalışmalar raporlanmalı, akabinde ise hazırlanan raporlar ulaşılabilir araçlar vasıtasıyla yurttaşlara açılmalıdır. Bunun yanında toplanan deprem vergileri deprem toplanma alanlarının düzenlenmesi ve geliştirilmesi ve mevcuttaki riskli yapıların tespiti, güçlendirilmesi veya yenilenmesi amacıyla kullanılmalı, demokratik toplumlarca benimsenmiş şeffaf yönetim anlayışının da bir gereği olduğu üzere deprem vergileri ile yürütülen tüm çalışmalara ilişkin etkili ve ulaşılabilir bir bilgilendirme mekanizması oluşturulmalıdır. Keza ancak insan haklarına saygılı bir hukuk devletinde olması gereken bu düzenlemelerin hayata geçirilmesi durumunda, çevresel bilgilendirme yükümlülüğünü layığı ile yerine getiren ve yurttaşlarının başta çevre hakkı olmak üzere temel haklarını gözeten bir devletten söz edilebilecektir.


[1] Özlüer, M. F., Özlüer, I. Ö., Şirin, T. (2013). Bolivya Anayasası: Hukuk, demokrasi, özerklik. Phoenix.

[2] Şirin, T. (2014). Gelecek kuşaklardan doğanın haklarına: Bolivya ve Ekvador Anayasaları. Türkiye Barolar Birliği: II. Çevre ve Kent Hukuku Kurultayı.

[3] Insamer (t.y.). Bolivya. insamer.com/tr/ulke-profili-bolivya/ (Erişim tarihi: 14 Aralık 2021).

[4] TBMM (t.y.). T.C. Anayasası 56. Madde. tbmm.gov.tr/develop/owa/tc_anayasasi.maddeler?p3=56 (Erişim tarihi: 14 Aralık 2021).

[5] Razzaque, J. (2010). Right to a healthy environment in human rights law. (Ed. M. A. Baderin ve M. Ssenyonjo) International human rights law (s. 115-135) içinde. Ashgate, s.129.

[6] Semiz, Y. (2014). Anayasa Mahkemesi’nin çevre hakkı perspektifi. Hacettepe HFD, 4(2), 9-46, s.37.

[7] European Court of Human Rights (2004, 30 Kasım). Case of Öneryıldız v. Turkey. hudoc.echr.coe.int/fre#{%22itemid%22:[%22001-67614%22]}

[8] European Court of Human Rights (2005, 30 Mart). Case of Taşkın and Others v. Turkey. hudoc.echr.coe.int/tur# {%22fulltext%22:[%22TASKIN%22], %22documentcollectionid2%22: [%22GRANDCHAMBER%22, %22CHAMBER%22],%22itemid%22: [%22001-67401%22]}

[9] Boğaziçi Üniversitesi, Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü, Deprem Mühendisliği Ana Bilim Dalı (t.y.). İstanbul ili olası deprem kayıp tahminlerinin güncellenmesi projesi. depremzemin.ibb.istanbul/calismalarimiz/tamamlanmis-calismalar/istanbul-ili- olasi -deprem-kayip-tahminlerinin-guncellenmesi-projesi/ (Erişim tarihi 12 Eylül 2021).

[10] Kaboğlu İ. Ö. (2013). Özgürlükler hukuku. İmge.

[11] Bingöl, O. (2020, 31 Ocak). “Deprem vergisi” nedir? ne değildir? vergiye dair. vergiyedair.com/2020/01/31/deprem-vergisi-nedir-ne-degildir/ (Erişim tarihi 14 Eylül 2021).

[12] BBC Türkçe (2020, 14 Kasım). Deprem vergileri: Çevre ve Şehircilik Bakanı Kurum, toplanan deprem vergilerinden 8 kat daha fazlasının deprem için harcandığını söyledi. bbc.com/turkce/haberler-dunya-54947050 (Erişim tarihi: 12 Eylül 2021).

[13] Cumhuriyet (2020, 29 Ocak). Erdoğan’dan deprem vergileri açıklaması. cumhuriyet.com.tr/haber/erdogandan-deprem-vergileri-aciklamasi-1717082 (Erişim tarihi: 12 Eylül 2021).

[14] Bakırköy Kentsel Dönüşüm Dayanışma Platformu (2021, 28 Mart). İBB-1. çevrimiçi halk toplantısına katıldık. bakirkoykentseldonusum.org/nazim-imar-plani-bilgilendirme-toplantisi/ (Erişim tarihi: 12 Eylül 2021).

[15] e-devlet Kapısı (t.y.). Afet ve acil durum toplanma alanı sorgulama. turkiye.gov.tr/afet-ve-acil-durum-yonetimi-acil-toplanma-alani-sorgulama (Erişim tarihi: 12 Eylül 2021).

DÖN