Fotoğraflar: Ali Demirtaş

İstanbul en az 40 yıldır soylulaşma süreçleriyle haşır neşir. Beyoğlu ise bu serüvenin en az 30 yılına tanıklık etti. İstanbul’da farklı zaman dilimlerinde gerçekleşmiş ya da gerçekleşmekte olan farklı soylulaşma biçimlerinin bir arada gözlemlenebildiği, farklı soylulaşma katmanlarının yapılı çevre üzerinden okunabildiği bir kentsel laboratuvar niteliğinde Beyoğlu. 

İstanbul klasik anlamda soylulaşma süreçleriyle 80’li yıllarda tanıştı. Bu döneme kadar birikmiş soylulaşma üzerine uluslararası literatürden yola çıkarak, 70’li yılların sonlarında soylulaşmanın İstanbul’da ilk nerede karşımıza çıkacağına yönelik bir tahminde bulunulsa, şüphesiz ilk akla gelen yer Beyoğlu olurdu. Merkezi konumu, kozmopolit yapısı, İstanbul’un belleğindeki tarihsel konumu, yerli ve yabancı ziyaretçilerin uğrak noktası olması, geçmişteki şaşaalı dönemlerine kıyasla yaşadığı itibar kaybı (dolayısıyla sahip olduğu yeniden statü kazanma potansiyeli) gibi faktörler Beyoğlu’nu kâğıt üzerinde açık ara en şanslı aday yapıyordu. Ama İstanbul’da soylulaşmanın ilk izleri Beyoğlu’nda değil, yaşam kalitesi (az katlı müstakil evler), çevresel konfor (açık alanlar, kıyı şeridi), sakinlik ve dinginlik gibi özellikleriyle ön plana çıkan Boğaz kıyısındaki Kuzguncuk ve Arnavutköy gibi mahallelerde görüldü. Muhtemelen İstanbul’daki potansiyel soylulaştırıcı havuzunun o dönemde oldukça dar oluşu ve onlar içinde eyleme geçebilecek durumda olanlar ile Anglosakson kentlerdeki benzerleri arasındaki demografik ve yaşam tarzından kaynaklı farklılıklar, bu anomalinin ortaya çıkmasındaki ana etkendi.

Soylulaşma zaman içinde soylulaştırıcı bireylerin öncülüğünde gerçekleşen bir süreçten (büyük) sermayenin ve ardından devletin öncülüğünde gerçekleşen bir sürece evrildi. Soylulaşma sürecinin arkasındaki görünür aktörler üzerinden bakıldığında Beyoğlu’nda son 30 yıldır farklı formlarda ve ölçeklerde ortaya çıkan soylulaşma süreçleri üç farklı başlık altında incelenebilir: 90’larda başlayan ve günümüze kadar devam eden klasik soylulaşma, 2000’lerde başlayan ve hâlen devam etmekte olan büyük sermaye eksenli soylulaşma ve 2005 sonrası yaşanmakta olan devlet ya da kentsel dönüşüm eksenli soylulaşma. Bu dönemler belli bir kronolojik sırayı izlemekle birlikte, birbirinden kopuk ve bağımsız değiller; biri sona erip, diğeri başlamıyor. Her yeni dönemde yeni bir soylulaşma biçimi, hızı ve etkilediği alan anlamında öncekilerden daha büyük bir ölçekte ortaya çıkarken, önceki dönemlerde ortaya çıkmış soylulaşma biçimleri de varlığını (çoğu zaman daha da hızlanarak) sürdürmeye devam etti ve ediyor. Örneğin, sermaye eksenli soylulaşma evresine geçildiğinde klasik soylulaşma süreçleri tüm hızıyla devam ederken, devlet eksenli soylulaşma evresine geçiş, sermaye eksenli ve klasik soylulaşma süreçlerini kesintiye uğratmıyor.

Birinci dalga:1 Klasik soylulaşma2

Beyoğlu’nda ilk ortaya çıkan soylulaşma formu ticari soylulaşma (retail gentrification), soylulaşmanın ilk uğradığı yer de İstiklâl Caddesi oldu. 70’li yıllardan sonra ciddi bir statü kaybına uğrayan İstiklâl Caddesi, 1990 yılında yayalaştırılmasını takip eden yıllarda yeniden itibar kazanarak yeni kafelere, restoranlara, kitapçılara, kültürel donatılara ve etkinliklere ev sahipliği yapmaya başladı. İstiklâl Caddesi’nin Taksim ucundan başlayan ticari soylulaşma sürecinin bir süre sonra konut alanları üzerinde de dönüştürücü etkisi oldu. 1990 yılını takip eden yıllarda İstiklâl Caddesi’nin çevresinde konumlanmış Cihangir, Galata ve Asmalımescit gibi mahalleler soylulaşma sürecine girdi. İstiklâl Caddesi’ndeki dönüşümün ana noktasına yakınlığı, görece fiziksel olarak daha iyi konumdaki yapı stoku, arabayla erişime imkân veren geniş caddeleri ve manzara noktalarına hâkim konumu ile Cihangir, soylulaşma merkezli dönüşümün en hızlı yaşandığı semt oldu. Benzer yıllarda soylulaşma sürecinin ilk izlerini gözlemlediğimiz Galata’da soylulaşma daha yavaş, ama emin adımlarla ilerledi. Galata’daki soylulaşma, İstiklâl Caddesi’ndeki canlılığın Galatasaray ve Tünel’e kadar indiği 2000’li yıllarla birlikte ivme kazandı. Asmalımescit’te ise ticari ve konut odaklı soylulaşma bir süre beraber gerçekleşti, sonrasında ticari soylulaşmanın agresif bir şekilde genişlemesiyle konut fonksiyonları büyük ölçüde alandan uzaklaştı.

2010 sonrası dönemde Beyoğlu’nda iki yeni alan soylulaşmayla anılmaya başladı: Tophane ve Karaköy. Her iki bölgede soylulaşmanın başlaması kısmen yukarıdan aşağıya doğru inen soylulaşma dalgasının, kısmen de sahilde gerçekleştirilen büyük ölçekli projelerin (İstanbul Modern, Galataport, Martı Projesi) yakın çevresine etkilerinin bir sonucunun 2000’li yıllarda ilk işaretleri görülmeye başlasa da, Tophane’de soylulaşma 2010 sonrasında fizik mekânda okunabilir hâle geldi. Merkezi konumu, görece düşük kiraları ve kıyısında açılan İstanbul Modern Sanat Müzesi’nin varlığı, Tophane’yi bu dönemde sanat galerilerinin çekim merkezi hâline getirdi. Bölgede açılan onlarca galeri, dönem dönem yapılan tematik yürüyüş ve gezilerin (Tophane Art Walk) uğrak noktaları oldu, alanın görünürlüğünün ve çekiciliğinin artmasına katkı sağladı. Karaköy’de ise, Tophane’den farklı olarak, ticari fonksiyonların teker teker kafelere ve barlara dönüşmesiyle gerçekleşen oldukça hızlı bir ticari soylulaşma süreci yaşandı. 2010 yılında burada açılan bir kafe (Karabatak) ile başlayan süreç, birkaç yıl içerisinde tüm bölgeyi steril ve soylulaşmış bir alana dönüştürdü.

Soylulaşmanın Beyoğlu’ndaki, belki İstanbul’daki gelişim sürecini etkileyen ya da tetikleyen en önemli gelişme şüphesiz Tarlabaşı Bulvarı’nın açılmasıydı. 80’li yıllarda gerçekleşen yıkımların ardından 1990 yılında Tarlabaşı Bulvarı’nın açılması ve İstiklâl Caddesi’ndeki araç trafiğinin buraya aktarılarak caddenin yayalaştırılması buradaki ticari soylulaşmanın önünü açtı. Tarlabaşı Bulvarı’nın açılması sadece İstanbul’daki en büyük ölçekli ticari ve klasik soylulaşma sürecinin önünü açmakla kalmadı, aynı zamanda 15 yıl sonra bölgede devlet eksenli soylulaşma sürecinin başlamasına imkân verecek koşulların oluşmasına ve olgunlaşmasına zemin hazırladı (bkz. 3. Dalga Soylulaşma bölümü). Beyoğlu’ndaki soylulaşma sürecinin seyrini ve ivmesini tetikleyen bir diğer önemli etken de 2000’li yıllardan sonra kıyı hattında ilan edilen büyük ölçekli (flagship) projeler oldu.

İkinci dalga: Büyük sermayenin soylulaşma sürecine eklemlenmesi

Soylulaşma 2000’lere kadar ağırlıklı olarak bireyler ve küçük yatırımcılar eliyle gerçekleşen bir süreçken, zamanla büyük sermayeli emlak geliştiricilerinin de ilgisini çeken bir sürece evrildi. Başka bir deyişle, soylulaşma literatüründe bahsi geçen, sürecin ilerleyen aşamalarında daha büyük (sermayeli) aktörlerin sürece dahil olması durumu Beyoğlu’nda da yaşanmaya başladı. Özellikle Galata ve çevresinde, önceki dönemlerde görmeye çok da alışık olmadığımız yeni aktörlerin soylulaşma sürecine dahil olmasıyla, dönüşümün ivmesi hissedilir oranda arttı. Dolayısıyla çok sayıda küçük aktör eliyle daire daire gerçekleşen klasik soylulaşma süreçlerinden farklı (ve ona ek) olarak, 2000 sonrası dönemde az sayıda büyük (sermayeli) aktör eliyle bina bina, ada ada ya da sokak sokak gerçekleşen bir dönüşüm modeli ortaya çıktı.

Büyük sermaye eksenli soylulaşma, bölgedeki binaların emlak geliştiricilerince satın alınıp, yenilenip, üst-orta sınıflara pazarlanması üzerinden gerçekleşen bir süreç. Büyük emlak geliştiricileri satın aldıkları binaları yeniledikten sonra, içlerindeki daireleri satabiliyor, kiralayabiliyor ya da konut dışı işlevlere dönüştürüp üst-orta / üst sınıfların kullanımına açabiliyor. Büyük sermaye eksenli soylulaşma sürecinin nasıl işlediğini anlayabilmek için şu üç örneği inceleyebiliriz: Fransız Sokağı Projesi, Noa Daireleri, Tomtom Gardens Projesi.

Fransız Sokağı

Büyük sermaye eksenli soylulaşmanın en dikkat çekici örneği, 2004 yılında hayata geçirilen Fransız Sokağı Projesi. Galatasaray Lisesi’nin arka sokağına bakan Cezayir Çıkmazı’nda hayata geçirilen proje, İstiklâl Caddesi’nde zamana yayılan bir şekilde yaşanan fonksiyonel ya da niteliksel değişimlerle karşılaştırıldığında çok daha keskin bir dönüşüme karşılık gelmekte. Proje, konutlardan oluşan sıradan bir sokağın, sadece Fransız ürünlerinin (şarap, peynir, pasta, şapka…) satıldığı, (planlandığı şekliyle) üst sınıflara hitap eden bir alışveriş ve eğlence aksına dönüştürülmesini öngörüyordu. Projeyle sadece sokağın kendisi değil, aynı zamanda ismi de (Fransız Sokağı’na dönüştürülerek) “soylulaştırıldı”. Ne var ki proje hedeflediği kitleyi çekmeyi başaramadı, sokak da bir süre sonra Fransa ile yaşanan politik bir kriz nedeniyle eski ismine kavuştu. Yine de, Beyoğlu’​nda soylulaşmanın seyri açısından Fransız Sokağı Projesi, hem büyük sermaye ile devlet aktörleri arasındaki gizli ilişkinin ve işbirliğinin sınırlarını gösterdiği (bir sokağın işlevinin bir anda konuttan ticarete çevrilmesi başka nasıl mümkün olabilir?), hem de büyük sermayenin arkasında açıktan bir devlet desteği ya da dönüşümü kolaylaştırıcı yasal düzenlemeler olmadan, soylulaşmanın sınırlarını ne kadar zorlayabileceğini gözler önüne serdiği için, önemli bir örnek olmaya devam ediyor.

2000’li yıllarla birlikte büyük sermaye eksenli soylulaşma konut ölçeğinde de kendini gösterdi. Bu dönemde ortaya çıkan irili ufaklı birçok firma arasında Galata A.Ş., oynadığı öncü rol, faaliyette bulunduğu ölçek ve sunduğu hizmetlerin çeşitliliğiyle öne çıkan bir örnek. 2003 yılında temelleri atılan ve bugüne kadar çok sayıda binayı satın alıp yenileyen şirket, Noa Daireleri adını verdiği birimler üzerinden bölgede kısa ve uzun süreli lüks konut kiralama ve spor salonu hizmeti vermekte.3 2010 sonrası dönemde ortaya çıkan en dikkat çekici örnek ise Krea Gayrimenkul’un gerçekleştirdiği Tomtom Gardens Projesi. Firma aynı yapı adasında ortak bir avluya bakan 14 bina satın alarak yeniledi ve sonrasında onlarca daireyi (toplam 10 bin metrekarelik bir inşaat alanı var) satışa sundu.4 Her iki firma da, yaptıkları büyük ölçekli yatırımlarla, klasik soylulaşma süreçleriyle on yıllar alacak dönüşümün çok kısa zaman dilimlerinde gerçekleşmesine öncülük ettiler.

Üçüncü dalga: Devlet eksenli soylulaşma 

2005 yılının ortasında çıkarılan 5366 sayılı Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun ya da kamuoyunda bilinen ismiyle Yenileme Yasası ile belediyelere mahalle (ya da ada / bina) ölçeğinde dönüşüm gerçekleştirebilmelerine imkân veren yetkiler tanındı. Kapsamı sit alanlarıyla sınırlı olan yasanın belediyelere sağladığı en etkili araç kamulaştırma yetkisiydi. Yenileme Yasası’nın çıkmasıyla soylulaşma açısından Beyoğlu’nda (ve İstanbul’da) yeni bir dönem başladı. 

Bu döneme kadar soylulaşma farklı düzeylerdeki devlet aktörlerinin desteğinden azade değildi. Beyoğlu’ndaki birinci ve ikinci dalga soylulaşma süreçlerinde, devlet belki ön planda ve görünür değildi ama arka planda bir tür kolaylaştırıcılık rolü üstlenmekteydi: İstiklâl Caddesi’nin yayalaştırılmasından tarihi konutların (soylulaştırıcılarca) restore edilmesi için gösterilen kolaylıklara ya da yatırımcının talebiyle bir sokağın bütününde işlev değişikliğine gidilmesini mümkün kılacak bürokratik süreçlerin işletilmesine kadar devletin gizli eli her zaman hissediliyordu. Devlet aktörleri Beyoğlu’nun soylulaşma sürecinde her zaman önemli bir işlev üstlendiler. Dolayısıyla, 2005 sonrası dönemi önceki dönemlerden farklı kılan, devletin soylulaşma sürecine eklemlenmesi değil, zaten içerisinde olduğu bir süreçte oynadığı rolün biçiminin, ölçeğinin ve görünürlülüğünün değişmesi. Bu dönemde devlet artık arka planda kolaylaştırıcılık rolünü oynamakla yetinmeyeceğini, sahneye çıkıp, görünür/ana aktör olacağını ilan etmiş oldu.

Devlet eksenli soylulaşmanın Beyoğlu’ndaki en belirgin örneği Tarlabaşı Kentsel Yenileme Projesi. 5366 sayılı yasanın çıkmasını takip eden aylarda, 2006 yılı içerisinde Beyoğlu Belediyesi ve Fatih Belediyesi çok sayıda alanı yenileme alanı olarak ilan etti. Devlet eksenli soylulaşmanın mahalle ölçeğinde gerçekleşen öncü iki örneğinden biri Tarlabaşı Kentsel Yenileme Projesi oldu (diğeri 2012 yılında tamamlanan Sulukule Yenileme Projesi / Fatih). Beyoğlu Belediyesi’yle özel bir şirket Çalık Holding’e bağlı GAP İnşaat ortaklığıyla gerçekleştirilmekte olan projeyle (önceden ağırlıklı olarak dar gelirlilerin yaşamakta olduğu) 20 bin metrekarelik bir alan (9 yapı adası, 278 parsel) bir anda dönüştürüldü (yatırımcılara ve üst sınıflara pazarlanmakta). Alanda yaşayanların tamamını (büyük bir kısmı bir daha geri dönmemek üzere) alanı terk etmek zorunda bırakan Tarlabaşı Kentsel Yenileme Projesi, Beyoğlu’nda soylulaşma merkezli yerinden edilmenin en geniş ölçekte yaşandığı örnek aynı zamanda (muhtemelen projenin ilanından 20 yıl önce aynı bölgede bulvar açılması için gerçekleştirilen kamulaştırmalar ve yıkımlar da benzer ölçekte bir yerinden edilmeye neden olmuştu).

Sonuç

Soylulaşma İstanbul’da ilk olarak Beyoğlu’nda ortaya çıkmadı, ama Beyoğlu soylulaşmanın en yoğun olarak yaşandığı ve çok sayıda farklı formuna (klasik soylulaşma, ticari soylulaşma, turistleştirme [touristification], devlet eksenli soylulaşma, sanat merkezli soylulaşma gibi) ev sahipliği yaptığı bölge oldu. İstanbul’da soylulaşmanın zaman içinde birbirinden bağımsız bireylerce gerçekleşen bir süreçten, giderek daha büyük aktörlerin (önce büyük sermaye, sonra devlet ve devlet ve sermaye aktörlerinin ortaklığı) eliyle gerçekleşen bir sürece doğru evrilme hikâyesinin en iyi okunabildiği yer yine Beyoğlu.

Soylulaşma sürecinin Beyoğlu’ndaki 30 yıllık seyrine baktığımızda devletin sürecin her aşamasında önemli bir aktör olarak konumlandığını görebiliyoruz. Beyoğlu’ndaki ilk soylulaşma dalgasında devletin gizli eli, büyük altyapı yatırımları ve akabinde gerçekleştirilen yayalaşma projeleriyle kendini gösterdi. 80’li yıllarda açılmaya başlayan bir bulvar, 90’lı yıllarda yolun bir yakasında soylulaşma sürecini tetiklerken; iki yaka arasında fiziksel bir bariyer gibi işlev görerek diğer yakada 15 sene sonra devlet müdahalesini meşrulaştırıcı koşulların oluşmasına zemin hazırladı. Büyük sermaye yatırımları üzerinden ilerleyen ikinci soylulaşma dalgasında devletin daha az görünür olduğu, ama sermayeyi teşvik ederek ve önündeki engelleri kaldırarak soylulaşmayı kolaylaştırıcı bir rol üstlendiğini söyleyebiliriz. 2005 sonrası dönemde ise (devlet eksenli soylulaşma dönemi) devlet aktörleri çekim oluşturacak projeler ilan ederek, mahalle ölçeğinde dönüşüme imkân verecek yasalar çıkararak, yenileme alanları ilan ederek ve bu alanlarda büyük şirketlerle ortaklıklar kurarak soylulaşma sürecinin seyrini doğrudan etkilediler. Soylulaşmanın Beyoğlu’ndaki seyrine yönelik bir analiz, soylulaşmanın ne derece doğal (kendiliğinden gerçekleşen) bir süreç olduğuna ve devletin (ve büyük sermayenin) sürecin tetiklenmesinde ve şekillenmesinde oynadığı rollere dair birçok şey anlatıyor.


1- Oluşabilecek olası bir kafa karışıklığını gidermek adına: Dalga metaforunu 15 sene önce Gentrification in a Global Context başlıklı derleme bir kitapta İstanbul’daki soylulaşma sürecini anlattığım bölümde de kullanmıştım. Bkz. İslam, T. (2005). Outside the core: Gentrification in İstanbul. Gentrification in a Global Context: The New Urban Colonialism içinde, R. Atkinson-G. Bridge (Ed.). Londra-New York: Routledge. Bu yazının çevirisi (Merkezin Dışında: İstanbul’da Soylulaştırma) 2006 yılında David Behar ile birlikte derlediğimiz İstanbul’da “Soylulaştırma” kitabında da yer almıştı. Bkz. İslam, T. (2006). Merkezin Dışında: İstanbul’da Soylulaştırma. İstanbul’da “Soylulaştırma”: Eski Kentin Yeni Sakinleri içinde. Behar, D. ve İslam, T. (Ed.) İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. Orada 2000’li yıllara kadar gerçekleşen soylulaşma süreçlerini, soylulaşmanın başladığı lokasyonları ve başlama dönemlerini baz alarak, yine üç dalga altında incelemiştim. Burada birinci dalga (klasik soylulaşma) başlığı altında anlatılan süreçler, bahsi geçen yazıda anlatılan üç dönemi de kapsamakta. 

2- Klasik soylulaşma ile konut ya da ticaret alanlarında belli bir zaman dilimine yayılmış şekilde evrilerek genişleyen (bir anda geniş alanlarda gerçekleştirilen büyük ölçekli projelerden farklı olarak) soylulaşma süreçleri kastedilmekte. 

3- Bkz. noa.com.tr

4- Bkz. krea.com.tr

Fotoğraflar: Ali Demirtaş

İstanbul en az 40 yıldır soylulaşma süreçleriyle haşır neşir. Beyoğlu ise bu serüvenin en az 30 yılına tanıklık etti. İstanbul’da farklı zaman dilimlerinde gerçekleşmiş ya da gerçekleşmekte olan farklı soylulaşma biçimlerinin bir arada gözlemlenebildiği, farklı soylulaşma katmanlarının yapılı çevre üzerinden okunabildiği bir kentsel laboratuvar niteliğinde Beyoğlu. 

İstanbul klasik anlamda soylulaşma süreçleriyle 80’li yıllarda tanıştı. Bu döneme kadar birikmiş soylulaşma üzerine uluslararası literatürden yola çıkarak, 70’li yılların sonlarında soylulaşmanın İstanbul’da ilk nerede karşımıza çıkacağına yönelik bir tahminde bulunulsa, şüphesiz ilk akla gelen yer Beyoğlu olurdu. Merkezi konumu, kozmopolit yapısı, İstanbul’un belleğindeki tarihsel konumu, yerli ve yabancı ziyaretçilerin uğrak noktası olması, geçmişteki şaşaalı dönemlerine kıyasla yaşadığı itibar kaybı (dolayısıyla sahip olduğu yeniden statü kazanma potansiyeli) gibi faktörler Beyoğlu’nu kâğıt üzerinde açık ara en şanslı aday yapıyordu. Ama İstanbul’da soylulaşmanın ilk izleri Beyoğlu’nda değil, yaşam kalitesi (az katlı müstakil evler), çevresel konfor (açık alanlar, kıyı şeridi), sakinlik ve dinginlik gibi özellikleriyle ön plana çıkan Boğaz kıyısındaki Kuzguncuk ve Arnavutköy gibi mahallelerde görüldü. Muhtemelen İstanbul’daki potansiyel soylulaştırıcı havuzunun o dönemde oldukça dar oluşu ve onlar içinde eyleme geçebilecek durumda olanlar ile Anglosakson kentlerdeki benzerleri arasındaki demografik ve yaşam tarzından kaynaklı farklılıklar, bu anomalinin ortaya çıkmasındaki ana etkendi.

Soylulaşma zaman içinde soylulaştırıcı bireylerin öncülüğünde gerçekleşen bir süreçten (büyük) sermayenin ve ardından devletin öncülüğünde gerçekleşen bir sürece evrildi. Soylulaşma sürecinin arkasındaki görünür aktörler üzerinden bakıldığında Beyoğlu’nda son 30 yıldır farklı formlarda ve ölçeklerde ortaya çıkan soylulaşma süreçleri üç farklı başlık altında incelenebilir: 90’larda başlayan ve günümüze kadar devam eden klasik soylulaşma, 2000’lerde başlayan ve hâlen devam etmekte olan büyük sermaye eksenli soylulaşma ve 2005 sonrası yaşanmakta olan devlet ya da kentsel dönüşüm eksenli soylulaşma. Bu dönemler belli bir kronolojik sırayı izlemekle birlikte, birbirinden kopuk ve bağımsız değiller; biri sona erip, diğeri başlamıyor. Her yeni dönemde yeni bir soylulaşma biçimi, hızı ve etkilediği alan anlamında öncekilerden daha büyük bir ölçekte ortaya çıkarken, önceki dönemlerde ortaya çıkmış soylulaşma biçimleri de varlığını (çoğu zaman daha da hızlanarak) sürdürmeye devam etti ve ediyor. Örneğin, sermaye eksenli soylulaşma evresine geçildiğinde klasik soylulaşma süreçleri tüm hızıyla devam ederken, devlet eksenli soylulaşma evresine geçiş, sermaye eksenli ve klasik soylulaşma süreçlerini kesintiye uğratmıyor.

Birinci dalga:1 Klasik soylulaşma2

Beyoğlu’nda ilk ortaya çıkan soylulaşma formu ticari soylulaşma (retail gentrification), soylulaşmanın ilk uğradığı yer de İstiklâl Caddesi oldu. 70’li yıllardan sonra ciddi bir statü kaybına uğrayan İstiklâl Caddesi, 1990 yılında yayalaştırılmasını takip eden yıllarda yeniden itibar kazanarak yeni kafelere, restoranlara, kitapçılara, kültürel donatılara ve etkinliklere ev sahipliği yapmaya başladı. İstiklâl Caddesi’nin Taksim ucundan başlayan ticari soylulaşma sürecinin bir süre sonra konut alanları üzerinde de dönüştürücü etkisi oldu. 1990 yılını takip eden yıllarda İstiklâl Caddesi’nin çevresinde konumlanmış Cihangir, Galata ve Asmalımescit gibi mahalleler soylulaşma sürecine girdi. İstiklâl Caddesi’ndeki dönüşümün ana noktasına yakınlığı, görece fiziksel olarak daha iyi konumdaki yapı stoku, arabayla erişime imkân veren geniş caddeleri ve manzara noktalarına hâkim konumu ile Cihangir, soylulaşma merkezli dönüşümün en hızlı yaşandığı semt oldu. Benzer yıllarda soylulaşma sürecinin ilk izlerini gözlemlediğimiz Galata’da soylulaşma daha yavaş, ama emin adımlarla ilerledi. Galata’daki soylulaşma, İstiklâl Caddesi’ndeki canlılığın Galatasaray ve Tünel’e kadar indiği 2000’li yıllarla birlikte ivme kazandı. Asmalımescit’te ise ticari ve konut odaklı soylulaşma bir süre beraber gerçekleşti, sonrasında ticari soylulaşmanın agresif bir şekilde genişlemesiyle konut fonksiyonları büyük ölçüde alandan uzaklaştı.

2010 sonrası dönemde Beyoğlu’nda iki yeni alan soylulaşmayla anılmaya başladı: Tophane ve Karaköy. Her iki bölgede soylulaşmanın başlaması kısmen yukarıdan aşağıya doğru inen soylulaşma dalgasının, kısmen de sahilde gerçekleştirilen büyük ölçekli projelerin (İstanbul Modern, Galataport, Martı Projesi) yakın çevresine etkilerinin bir sonucunun 2000’li yıllarda ilk işaretleri görülmeye başlasa da, Tophane’de soylulaşma 2010 sonrasında fizik mekânda okunabilir hâle geldi. Merkezi konumu, görece düşük kiraları ve kıyısında açılan İstanbul Modern Sanat Müzesi’nin varlığı, Tophane’yi bu dönemde sanat galerilerinin çekim merkezi hâline getirdi. Bölgede açılan onlarca galeri, dönem dönem yapılan tematik yürüyüş ve gezilerin (Tophane Art Walk) uğrak noktaları oldu, alanın görünürlüğünün ve çekiciliğinin artmasına katkı sağladı. Karaköy’de ise, Tophane’den farklı olarak, ticari fonksiyonların teker teker kafelere ve barlara dönüşmesiyle gerçekleşen oldukça hızlı bir ticari soylulaşma süreci yaşandı. 2010 yılında burada açılan bir kafe (Karabatak) ile başlayan süreç, birkaç yıl içerisinde tüm bölgeyi steril ve soylulaşmış bir alana dönüştürdü.

Soylulaşmanın Beyoğlu’ndaki, belki İstanbul’daki gelişim sürecini etkileyen ya da tetikleyen en önemli gelişme şüphesiz Tarlabaşı Bulvarı’nın açılmasıydı. 80’li yıllarda gerçekleşen yıkımların ardından 1990 yılında Tarlabaşı Bulvarı’nın açılması ve İstiklâl Caddesi’ndeki araç trafiğinin buraya aktarılarak caddenin yayalaştırılması buradaki ticari soylulaşmanın önünü açtı. Tarlabaşı Bulvarı’nın açılması sadece İstanbul’daki en büyük ölçekli ticari ve klasik soylulaşma sürecinin önünü açmakla kalmadı, aynı zamanda 15 yıl sonra bölgede devlet eksenli soylulaşma sürecinin başlamasına imkân verecek koşulların oluşmasına ve olgunlaşmasına zemin hazırladı (bkz. 3. Dalga Soylulaşma bölümü). Beyoğlu’ndaki soylulaşma sürecinin seyrini ve ivmesini tetikleyen bir diğer önemli etken de 2000’li yıllardan sonra kıyı hattında ilan edilen büyük ölçekli (flagship) projeler oldu.

İkinci dalga: Büyük sermayenin soylulaşma sürecine eklemlenmesi

Soylulaşma 2000’lere kadar ağırlıklı olarak bireyler ve küçük yatırımcılar eliyle gerçekleşen bir süreçken, zamanla büyük sermayeli emlak geliştiricilerinin de ilgisini çeken bir sürece evrildi. Başka bir deyişle, soylulaşma literatüründe bahsi geçen, sürecin ilerleyen aşamalarında daha büyük (sermayeli) aktörlerin sürece dahil olması durumu Beyoğlu’nda da yaşanmaya başladı. Özellikle Galata ve çevresinde, önceki dönemlerde görmeye çok da alışık olmadığımız yeni aktörlerin soylulaşma sürecine dahil olmasıyla, dönüşümün ivmesi hissedilir oranda arttı. Dolayısıyla çok sayıda küçük aktör eliyle daire daire gerçekleşen klasik soylulaşma süreçlerinden farklı (ve ona ek) olarak, 2000 sonrası dönemde az sayıda büyük (sermayeli) aktör eliyle bina bina, ada ada ya da sokak sokak gerçekleşen bir dönüşüm modeli ortaya çıktı.

Büyük sermaye eksenli soylulaşma, bölgedeki binaların emlak geliştiricilerince satın alınıp, yenilenip, üst-orta sınıflara pazarlanması üzerinden gerçekleşen bir süreç. Büyük emlak geliştiricileri satın aldıkları binaları yeniledikten sonra, içlerindeki daireleri satabiliyor, kiralayabiliyor ya da konut dışı işlevlere dönüştürüp üst-orta / üst sınıfların kullanımına açabiliyor. Büyük sermaye eksenli soylulaşma sürecinin nasıl işlediğini anlayabilmek için şu üç örneği inceleyebiliriz: Fransız Sokağı Projesi, Noa Daireleri, Tomtom Gardens Projesi.

Fransız Sokağı

Büyük sermaye eksenli soylulaşmanın en dikkat çekici örneği, 2004 yılında hayata geçirilen Fransız Sokağı Projesi. Galatasaray Lisesi’nin arka sokağına bakan Cezayir Çıkmazı’nda hayata geçirilen proje, İstiklâl Caddesi’nde zamana yayılan bir şekilde yaşanan fonksiyonel ya da niteliksel değişimlerle karşılaştırıldığında çok daha keskin bir dönüşüme karşılık gelmekte. Proje, konutlardan oluşan sıradan bir sokağın, sadece Fransız ürünlerinin (şarap, peynir, pasta, şapka…) satıldığı, (planlandığı şekliyle) üst sınıflara hitap eden bir alışveriş ve eğlence aksına dönüştürülmesini öngörüyordu. Projeyle sadece sokağın kendisi değil, aynı zamanda ismi de (Fransız Sokağı’na dönüştürülerek) “soylulaştırıldı”. Ne var ki proje hedeflediği kitleyi çekmeyi başaramadı, sokak da bir süre sonra Fransa ile yaşanan politik bir kriz nedeniyle eski ismine kavuştu. Yine de, Beyoğlu’​nda soylulaşmanın seyri açısından Fransız Sokağı Projesi, hem büyük sermaye ile devlet aktörleri arasındaki gizli ilişkinin ve işbirliğinin sınırlarını gösterdiği (bir sokağın işlevinin bir anda konuttan ticarete çevrilmesi başka nasıl mümkün olabilir?), hem de büyük sermayenin arkasında açıktan bir devlet desteği ya da dönüşümü kolaylaştırıcı yasal düzenlemeler olmadan, soylulaşmanın sınırlarını ne kadar zorlayabileceğini gözler önüne serdiği için, önemli bir örnek olmaya devam ediyor.

2000’li yıllarla birlikte büyük sermaye eksenli soylulaşma konut ölçeğinde de kendini gösterdi. Bu dönemde ortaya çıkan irili ufaklı birçok firma arasında Galata A.Ş., oynadığı öncü rol, faaliyette bulunduğu ölçek ve sunduğu hizmetlerin çeşitliliğiyle öne çıkan bir örnek. 2003 yılında temelleri atılan ve bugüne kadar çok sayıda binayı satın alıp yenileyen şirket, Noa Daireleri adını verdiği birimler üzerinden bölgede kısa ve uzun süreli lüks konut kiralama ve spor salonu hizmeti vermekte.3 2010 sonrası dönemde ortaya çıkan en dikkat çekici örnek ise Krea Gayrimenkul’un gerçekleştirdiği Tomtom Gardens Projesi. Firma aynı yapı adasında ortak bir avluya bakan 14 bina satın alarak yeniledi ve sonrasında onlarca daireyi (toplam 10 bin metrekarelik bir inşaat alanı var) satışa sundu.4 Her iki firma da, yaptıkları büyük ölçekli yatırımlarla, klasik soylulaşma süreçleriyle on yıllar alacak dönüşümün çok kısa zaman dilimlerinde gerçekleşmesine öncülük ettiler.

Üçüncü dalga: Devlet eksenli soylulaşma 

2005 yılının ortasında çıkarılan 5366 sayılı Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun ya da kamuoyunda bilinen ismiyle Yenileme Yasası ile belediyelere mahalle (ya da ada / bina) ölçeğinde dönüşüm gerçekleştirebilmelerine imkân veren yetkiler tanındı. Kapsamı sit alanlarıyla sınırlı olan yasanın belediyelere sağladığı en etkili araç kamulaştırma yetkisiydi. Yenileme Yasası’nın çıkmasıyla soylulaşma açısından Beyoğlu’nda (ve İstanbul’da) yeni bir dönem başladı. 

Bu döneme kadar soylulaşma farklı düzeylerdeki devlet aktörlerinin desteğinden azade değildi. Beyoğlu’ndaki birinci ve ikinci dalga soylulaşma süreçlerinde, devlet belki ön planda ve görünür değildi ama arka planda bir tür kolaylaştırıcılık rolü üstlenmekteydi: İstiklâl Caddesi’nin yayalaştırılmasından tarihi konutların (soylulaştırıcılarca) restore edilmesi için gösterilen kolaylıklara ya da yatırımcının talebiyle bir sokağın bütününde işlev değişikliğine gidilmesini mümkün kılacak bürokratik süreçlerin işletilmesine kadar devletin gizli eli her zaman hissediliyordu. Devlet aktörleri Beyoğlu’nun soylulaşma sürecinde her zaman önemli bir işlev üstlendiler. Dolayısıyla, 2005 sonrası dönemi önceki dönemlerden farklı kılan, devletin soylulaşma sürecine eklemlenmesi değil, zaten içerisinde olduğu bir süreçte oynadığı rolün biçiminin, ölçeğinin ve görünürlülüğünün değişmesi. Bu dönemde devlet artık arka planda kolaylaştırıcılık rolünü oynamakla yetinmeyeceğini, sahneye çıkıp, görünür/ana aktör olacağını ilan etmiş oldu.

Devlet eksenli soylulaşmanın Beyoğlu’ndaki en belirgin örneği Tarlabaşı Kentsel Yenileme Projesi. 5366 sayılı yasanın çıkmasını takip eden aylarda, 2006 yılı içerisinde Beyoğlu Belediyesi ve Fatih Belediyesi çok sayıda alanı yenileme alanı olarak ilan etti. Devlet eksenli soylulaşmanın mahalle ölçeğinde gerçekleşen öncü iki örneğinden biri Tarlabaşı Kentsel Yenileme Projesi oldu (diğeri 2012 yılında tamamlanan Sulukule Yenileme Projesi / Fatih). Beyoğlu Belediyesi’yle özel bir şirket Çalık Holding’e bağlı GAP İnşaat ortaklığıyla gerçekleştirilmekte olan projeyle (önceden ağırlıklı olarak dar gelirlilerin yaşamakta olduğu) 20 bin metrekarelik bir alan (9 yapı adası, 278 parsel) bir anda dönüştürüldü (yatırımcılara ve üst sınıflara pazarlanmakta). Alanda yaşayanların tamamını (büyük bir kısmı bir daha geri dönmemek üzere) alanı terk etmek zorunda bırakan Tarlabaşı Kentsel Yenileme Projesi, Beyoğlu’nda soylulaşma merkezli yerinden edilmenin en geniş ölçekte yaşandığı örnek aynı zamanda (muhtemelen projenin ilanından 20 yıl önce aynı bölgede bulvar açılması için gerçekleştirilen kamulaştırmalar ve yıkımlar da benzer ölçekte bir yerinden edilmeye neden olmuştu).

Sonuç

Soylulaşma İstanbul’da ilk olarak Beyoğlu’nda ortaya çıkmadı, ama Beyoğlu soylulaşmanın en yoğun olarak yaşandığı ve çok sayıda farklı formuna (klasik soylulaşma, ticari soylulaşma, turistleştirme [touristification], devlet eksenli soylulaşma, sanat merkezli soylulaşma gibi) ev sahipliği yaptığı bölge oldu. İstanbul’da soylulaşmanın zaman içinde birbirinden bağımsız bireylerce gerçekleşen bir süreçten, giderek daha büyük aktörlerin (önce büyük sermaye, sonra devlet ve devlet ve sermaye aktörlerinin ortaklığı) eliyle gerçekleşen bir sürece doğru evrilme hikâyesinin en iyi okunabildiği yer yine Beyoğlu.

Soylulaşma sürecinin Beyoğlu’ndaki 30 yıllık seyrine baktığımızda devletin sürecin her aşamasında önemli bir aktör olarak konumlandığını görebiliyoruz. Beyoğlu’ndaki ilk soylulaşma dalgasında devletin gizli eli, büyük altyapı yatırımları ve akabinde gerçekleştirilen yayalaşma projeleriyle kendini gösterdi. 80’li yıllarda açılmaya başlayan bir bulvar, 90’lı yıllarda yolun bir yakasında soylulaşma sürecini tetiklerken; iki yaka arasında fiziksel bir bariyer gibi işlev görerek diğer yakada 15 sene sonra devlet müdahalesini meşrulaştırıcı koşulların oluşmasına zemin hazırladı. Büyük sermaye yatırımları üzerinden ilerleyen ikinci soylulaşma dalgasında devletin daha az görünür olduğu, ama sermayeyi teşvik ederek ve önündeki engelleri kaldırarak soylulaşmayı kolaylaştırıcı bir rol üstlendiğini söyleyebiliriz. 2005 sonrası dönemde ise (devlet eksenli soylulaşma dönemi) devlet aktörleri çekim oluşturacak projeler ilan ederek, mahalle ölçeğinde dönüşüme imkân verecek yasalar çıkararak, yenileme alanları ilan ederek ve bu alanlarda büyük şirketlerle ortaklıklar kurarak soylulaşma sürecinin seyrini doğrudan etkilediler. Soylulaşmanın Beyoğlu’ndaki seyrine yönelik bir analiz, soylulaşmanın ne derece doğal (kendiliğinden gerçekleşen) bir süreç olduğuna ve devletin (ve büyük sermayenin) sürecin tetiklenmesinde ve şekillenmesinde oynadığı rollere dair birçok şey anlatıyor.


1- Oluşabilecek olası bir kafa karışıklığını gidermek adına: Dalga metaforunu 15 sene önce Gentrification in a Global Context başlıklı derleme bir kitapta İstanbul’daki soylulaşma sürecini anlattığım bölümde de kullanmıştım. Bkz. İslam, T. (2005). Outside the core: Gentrification in İstanbul. Gentrification in a Global Context: The New Urban Colonialism içinde, R. Atkinson-G. Bridge (Ed.). Londra-New York: Routledge. Bu yazının çevirisi (Merkezin Dışında: İstanbul’da Soylulaştırma) 2006 yılında David Behar ile birlikte derlediğimiz İstanbul’da “Soylulaştırma” kitabında da yer almıştı. Bkz. İslam, T. (2006). Merkezin Dışında: İstanbul’da Soylulaştırma. İstanbul’da “Soylulaştırma”: Eski Kentin Yeni Sakinleri içinde. Behar, D. ve İslam, T. (Ed.) İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. Orada 2000’li yıllara kadar gerçekleşen soylulaşma süreçlerini, soylulaşmanın başladığı lokasyonları ve başlama dönemlerini baz alarak, yine üç dalga altında incelemiştim. Burada birinci dalga (klasik soylulaşma) başlığı altında anlatılan süreçler, bahsi geçen yazıda anlatılan üç dönemi de kapsamakta. 

2- Klasik soylulaşma ile konut ya da ticaret alanlarında belli bir zaman dilimine yayılmış şekilde evrilerek genişleyen (bir anda geniş alanlarda gerçekleştirilen büyük ölçekli projelerden farklı olarak) soylulaşma süreçleri kastedilmekte. 

3- Bkz. noa.com.tr

4- Bkz. krea.com.tr

DÖN