Bir dönem sosyal bilimlerde ve siyaset felsefesinde mekânsal metaforlar yaygın olarak kullanılıyordu. Feminist ulusötesi siyasete dair tartışmalar da bundan nasibini almıştı. Sınırlar, sınırların öteleri, kamusal mekânın siyaset yoluyla kurulumu, direniş pratiklerini haritalama ve daha birçok mekân çağrıştıran metafor, mekânı toplumsal ilişkilerden ve tarihsellikten kopuk bağımsız bir şekilde ele alabiliyordu. Neil Smith mekâna dair metaforların yaygın olarak kullanılmasının coğrafi mekânın sorgusuz sualsiz kabul edilişini pekiştireceğinden endişe duyar.1

Feminist coğrafyacılar toplumsal ilişkiler ve mekânın birbiriyle ilişki içinde dinamik bir şekilde kurulduğunu, mekânların toplumsal cinsiyetin hem kurucusu hem yansıması olduğunu söyler. Bu sayıdaki yazılar da mekânda cinsiyet ya da mekânın cinsiyetinden ziyade, mekân ile toplumsal cinsiyetin ilişkisini bir metafor olarak değil toplumsallığı ve tarihselliği içinde ve dönüşümleri de göz önünde bulundurarak ele alıyor.

Türkiye’de kent mekânının kullanımı ve anlam kazanması ile cinsiyet ve cinsellik arasındaki simbiyotik ilişkileri ele alan pek çok önemli çalışma yapıldı. Daha önce Ferhunde Özbay, Ayşe Saktanber, Gül Özyeğin, Ayten Alkan, Elif Ekin Akşit, Aksu Bora, Banu Gökariksel ve Funda Şenol Cantek gibi değerli araştırmacıların yazılarında, çokboyutlu bir mekânsal analizin içine kent siyaseti ve toplumsal cinsiyet dinamikleri ile kilit önemdeki kesişmelerin yerleştirildiğini ve Türkiye’deki eşitsizlik – ayrımcılık mekanizmalarının mekânsal bir lensle yorumlandığını görmek mümkün. Diğer toplumsal ayrışmalar ve güncel meseleler gibi cinsiyet ve cinsellik ile alakalı konular da özel – kamusal ikiliği boyunca, fiziksel ve sanal mekânların içinde gerçekleşiyor ve buralarda yeniden üretiliyor, anlamlandırılıyor ya da sorgulanıyor. Dolayısıyla, 2020’lere girerken, mevcut birikim üzerine, Türkiye’de mekânın ve kent siyasetinin cinsiyet ve cinsellik odağından bakılarak yeniden ele alınmasının ve araştırılmasının, devam etmekte olan toplumsal süreçlerin ve mücadelelerin haritalandırılmasının çok önemli olduğuna inanıyoruz. Bu sayıyı hazırlarken pek çok genç araştırmacının, Türkiye’de cinsiyet ve cinsellik odaklı çalışmaların son yıllarda daha fazla görünürlük, önem ve etkinlik kazanmasının etkisiyle ve özellikle de Gezi Parkı Direnişi’nden sonra kentsel politikalara ve mekân siyasetine dair artan ilginin neticesinde mekân ve cinsiyet ilişkileri ile ilgilenmekte ve bu alanlarda yeni araştırmalar tasarlamakta – yürütmekte olduklarını memnuniyetle fark ettik. Umarız ki, önümüzdeki yıllarda sadece İstanbul ve Ankara’da değil diğer pek çok kentte ve kentdışı bağlamlarda da mekânın ve cinsiyetin, sınıf, çalışma rejimleri ve işsizlik, ırk ve etnik köken, beden, bulunulan konum, vatandaşlık gibi eşitsizlik eksenleriyle birlikte analiz edildiği orijinal araştırmalarla karşı karşıya gelebileceğiz.

Bu sayıda, kentiçi hareketlilik, evden kamusal alana çıkış, mahalleden şehir merkezine erişim gibi tecrübelerin toplumsal cinsiyetle ilişkisi, mutenalaşma ve sanayisizleşme süreçlerinin kadınlık ve erkeklik kamusallıklarına etkisi, ev ve kamusal mekân arasındaki geçirgenlik, hangi mekânların ne zaman güvenli olup olmadığı, mekânlarda adaleti sağlama ve ayrımcılığı önlemeye yönelik çeşitli politik edimlere dair yazılar yer alıyor. Yazıların bir kısmı genel bir kent olgusundan yola çıkıyor, bir kısmı tek tek mahallere, mahallelerin yaşadığı dönüşüme kampüs, park, dijital uygulama, halkevi, oto sanayi gibi tekil mekânlara yoğunlaşıyor. 

Sayı, Funda Şenol Cantek’in, kenti ve kentin tarihini toplumsal cinsiyet perspektifi ile düşündüren Ankara’daki Mor Rota hafıza yürüyüşlerine dair yazısı ile başlıyor. Cantek yürüyüşlerin hikâyesiyle mekânla kurulan ilişkinin karşılıklılığını anlatıyor. Daha sonra sırasıyla Selda Tuncer ve Ceren Lordoğlu yazılarında feminist coğrafyacıların kent ve kadın konusuna yaptıkları başlıca katkıları ele alıyorlar. Örneğin, kadınların kent tecrübesini anlamak için ev ve kamusal mekân arasında keskin bir ayrım yapmanın yeterli olmadığı, hatta yanlış olduğu, kamusal mekânlara erişebilme ve kentin sunduğu olanaklardan faydalanabilme açısından kadınların dezavantajlı olduğu (Tuncer); kamusal mekânların kadınlar için farklı şekillerde de olsa çoğu zaman korku ile eşleştiği ancak güvenli ve güvenli olmayan mekân tanımlamalarının da değişken olduğu anlatılıyor (Lordoğlu).

Bir sonraki kısımda, İstanbul ve İzmir’de üç mahalleye dair yazılar yer alıyor. Cenk Özbay, Kadıköy Hasanpaşa’da yaşanan dönüşümü, mutenalaşmanın cinsiyetlerin mekânsal ilişkilerindeki farklılıkları vurgulayışını fotoğraflar ve mahalleliyle yaptığı mülakatlardan hareketle anlatıyor. Ebru Soytemel ve Elif Karadenizli, Balat’taki erkeklik temsillerini içeren bir hikâye ile sanayisizleşme ve mutenalaşmanın işçi sınıfı erkek kamusallığına etkilerini aktarıyor. Leyla Bektaş Ata yazısında, İzmir’in gecekondu mahallesi Limontepeli kadınlar için evden çıkma ve mahalleden çıkmanın farklı anlamlara geldiğini gösteriyor.

Bir sonraki bölümde, kamusal mekân ile ev arasında bağlantı kuran fiziksel ve sembolik “arayüzlere” dair yazılar yer alıyor. Arzu Ünal, orta sınıf bekâr annelerin deneyimlerinden yola çıktığı yazısında, mahalle, sokak ve balkonun yokluğunda “İstanbul’un yeni mahallelerinde dayanışmaya imkân veren arayüzler nereler?” diye soruyor. Özlem Şendeniz’in yazısı, Rize’de bir halkevi dikiş kursunun kadınlara sunduğu kamusalın içinde özel alan imkânını konu ediyor. Güvenli alanlara dair bir diğer yazıda, Begüm Acar, üniversite kampüslerinin toplumsal cinsiyet bağlamında güvenli alanlar olması yolunda dünyada ve Türkiye’de verilen mücadeleleri anlatıyor. Kamusal mekânın kullanımına dair bir başka politik talebin hikâyesi, Öznur Uşaklılar’ın Feminist Gece Yürüyüşü’ne dair yazısında yer alıyor.  

Bir sonraki bölümdeki yazılar, “Hangi mekân kimlere göre güvenli?”, “Hangi kimlikleri dışlıyor?”, “Mekânlar ne bağlamda siyasi ya da siyasileşiyor?” gibi soruları ele alıyor. Örneğin Cenk Özbay yazısında, Maçka Parkı’nı “vurgulanmamış bir siyasi mekân” olarak tarif ediyor, parkta vakit geçirme ve parkta görünme ile sınıfsallığın altının çizildiği bir mekânın kuirleşmesi ve kuirleştirilmesi sürecini anlatıyor. Bir sonraki yazıda Burak Taşdizen, dijital bir kuir mekân olan Hornet’te üretilen ayrımcı söylemler sebebiyle uygulamanın güvenli bir alan vaadinin buruk bir hayalden ibaret olduğunu gösteriyor. Ardından, Şeyma Özkan benzer bir kamusal içinde özel alan kurma ihtiyacını, İstanbul ve Konya’da oto sanayide boş vakitlerini geçiren oto modifiyecilerin anlatılarında görüyor ve sanayisizleşmenin erkekliğin ifadesine etkisine dair bir perspektif daha sunmuş oluyor. Nasıl ki Şendeniz’in yazısında tarif edildiği gibi halkevi kursu kadınlar için bir arayüz ise, orada vakit geçirmeyi “tek hovardalığı” olarak tarif eden erkekler için de oto sanayinin benzer bir işlevi olduğu söylenebilir. Yekpare ve sabit bir kadın öznenin kente dair deneyimlerinden bahsedilemeyeceği üzere, Mine Egbatan yazısında, “farklılıkların kentin belli yerlerine sıkıştığı” Ankara’da, sakat kadınların ve seks işçilerinin kente erişimi önündeki engelleri ve engellenmeye karşı geliştirdikleri stratejilerin ortak noktalarını anlatıyor. 

Şüphesiz bu sayıda yer almayan, ancak mekân ve toplumsal cinsiyete dair söylenecek daha çok söz, anlatılacak çok hikâye var. Örneğin mimari, göç, hareketlilik, ulusötesi mekânlar, mekân ve toplumsal cinsiyetin temsilleri ve daha nicelerine dair tartışmalar sayıda yer almıyor.

Biz bu sayının hazırlıklarına başladıktan çok kısa bir süre sonra COVID-19 salgını sebebiyle bazılarımız evlere kapandık. Geçen aylar içerisinde kimisinin evi işyeri oldu, kimi işyerine gitmeye devam etti, birçokları için ise, artan kadına yönelik şiddet ve de cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelinde ayrımcılık nedeniyle evler yine güvenli alanlar olmadı. Bu sayıda yer alan birçok meselenin, örneğin arayüzlere duyulan ihtiyacın, güvenli alan algısının değişkenliğinin, cinsiyetli işbölümünün mekânsal dinamiklerinin, salgınla birlikte daha da altı çizildi. Önümüzdeki dönemde dijital mekânların daha da önem kazanacağı, dijital mekânlar, toplumsal cinsiyet ve kamusallığa dair daha çok düşünmek ve yazmak gerekeceği aşikâr oldu. 

Konuk editörler olarak sayıya katkıda bulunması için davet ettiğimiz ve bizi kırmayarak bu zor dönemde yazılarını zamanında teslim eden yazarlara, açık çağrımıza cevap veren, bu vesileyle yaptıkları araştırmalardan haberdar olduğumuz birçok araştırmacıya, toplumsal cinsiyet ve mekân sözlüğünü hazırlayan Sabancı Üniversitesi Kültürel Çalışmalar yüksek lisans programı öğrencilerine çok teşekkür ederiz. Başta Mekanda Adalet Derneği çalışanları ve yayın ekibi olmak üzere yayının hazırlığında emeği geçen herkese çok teşekkürler. Keyifle okumanızı dileriz. 


1 Smith, N. (1992) “Geography, Difference and the Politics of Scale”, Postmodernism and the Social Sciences içinde, der. D. Joe, E. Graham, M. Malek, St. Martin’s Press. 

Bir dönem sosyal bilimlerde ve siyaset felsefesinde mekânsal metaforlar yaygın olarak kullanılıyordu. Feminist ulusötesi siyasete dair tartışmalar da bundan nasibini almıştı. Sınırlar, sınırların öteleri, kamusal mekânın siyaset yoluyla kurulumu, direniş pratiklerini haritalama ve daha birçok mekân çağrıştıran metafor, mekânı toplumsal ilişkilerden ve tarihsellikten kopuk bağımsız bir şekilde ele alabiliyordu. Neil Smith mekâna dair metaforların yaygın olarak kullanılmasının coğrafi mekânın sorgusuz sualsiz kabul edilişini pekiştireceğinden endişe duyar.1

Feminist coğrafyacılar toplumsal ilişkiler ve mekânın birbiriyle ilişki içinde dinamik bir şekilde kurulduğunu, mekânların toplumsal cinsiyetin hem kurucusu hem yansıması olduğunu söyler. Bu sayıdaki yazılar da mekânda cinsiyet ya da mekânın cinsiyetinden ziyade, mekân ile toplumsal cinsiyetin ilişkisini bir metafor olarak değil toplumsallığı ve tarihselliği içinde ve dönüşümleri de göz önünde bulundurarak ele alıyor.

Türkiye’de kent mekânının kullanımı ve anlam kazanması ile cinsiyet ve cinsellik arasındaki simbiyotik ilişkileri ele alan pek çok önemli çalışma yapıldı. Daha önce Ferhunde Özbay, Ayşe Saktanber, Gül Özyeğin, Ayten Alkan, Elif Ekin Akşit, Aksu Bora, Banu Gökariksel ve Funda Şenol Cantek gibi değerli araştırmacıların yazılarında, çokboyutlu bir mekânsal analizin içine kent siyaseti ve toplumsal cinsiyet dinamikleri ile kilit önemdeki kesişmelerin yerleştirildiğini ve Türkiye’deki eşitsizlik – ayrımcılık mekanizmalarının mekânsal bir lensle yorumlandığını görmek mümkün. Diğer toplumsal ayrışmalar ve güncel meseleler gibi cinsiyet ve cinsellik ile alakalı konular da özel – kamusal ikiliği boyunca, fiziksel ve sanal mekânların içinde gerçekleşiyor ve buralarda yeniden üretiliyor, anlamlandırılıyor ya da sorgulanıyor. Dolayısıyla, 2020’lere girerken, mevcut birikim üzerine, Türkiye’de mekânın ve kent siyasetinin cinsiyet ve cinsellik odağından bakılarak yeniden ele alınmasının ve araştırılmasının, devam etmekte olan toplumsal süreçlerin ve mücadelelerin haritalandırılmasının çok önemli olduğuna inanıyoruz. Bu sayıyı hazırlarken pek çok genç araştırmacının, Türkiye’de cinsiyet ve cinsellik odaklı çalışmaların son yıllarda daha fazla görünürlük, önem ve etkinlik kazanmasının etkisiyle ve özellikle de Gezi Parkı Direnişi’nden sonra kentsel politikalara ve mekân siyasetine dair artan ilginin neticesinde mekân ve cinsiyet ilişkileri ile ilgilenmekte ve bu alanlarda yeni araştırmalar tasarlamakta – yürütmekte olduklarını memnuniyetle fark ettik. Umarız ki, önümüzdeki yıllarda sadece İstanbul ve Ankara’da değil diğer pek çok kentte ve kentdışı bağlamlarda da mekânın ve cinsiyetin, sınıf, çalışma rejimleri ve işsizlik, ırk ve etnik köken, beden, bulunulan konum, vatandaşlık gibi eşitsizlik eksenleriyle birlikte analiz edildiği orijinal araştırmalarla karşı karşıya gelebileceğiz.

Bu sayıda, kentiçi hareketlilik, evden kamusal alana çıkış, mahalleden şehir merkezine erişim gibi tecrübelerin toplumsal cinsiyetle ilişkisi, mutenalaşma ve sanayisizleşme süreçlerinin kadınlık ve erkeklik kamusallıklarına etkisi, ev ve kamusal mekân arasındaki geçirgenlik, hangi mekânların ne zaman güvenli olup olmadığı, mekânlarda adaleti sağlama ve ayrımcılığı önlemeye yönelik çeşitli politik edimlere dair yazılar yer alıyor. Yazıların bir kısmı genel bir kent olgusundan yola çıkıyor, bir kısmı tek tek mahallere, mahallelerin yaşadığı dönüşüme kampüs, park, dijital uygulama, halkevi, oto sanayi gibi tekil mekânlara yoğunlaşıyor. 

Sayı, Funda Şenol Cantek’in, kenti ve kentin tarihini toplumsal cinsiyet perspektifi ile düşündüren Ankara’daki Mor Rota hafıza yürüyüşlerine dair yazısı ile başlıyor. Cantek yürüyüşlerin hikâyesiyle mekânla kurulan ilişkinin karşılıklılığını anlatıyor. Daha sonra sırasıyla Selda Tuncer ve Ceren Lordoğlu yazılarında feminist coğrafyacıların kent ve kadın konusuna yaptıkları başlıca katkıları ele alıyorlar. Örneğin, kadınların kent tecrübesini anlamak için ev ve kamusal mekân arasında keskin bir ayrım yapmanın yeterli olmadığı, hatta yanlış olduğu, kamusal mekânlara erişebilme ve kentin sunduğu olanaklardan faydalanabilme açısından kadınların dezavantajlı olduğu (Tuncer); kamusal mekânların kadınlar için farklı şekillerde de olsa çoğu zaman korku ile eşleştiği ancak güvenli ve güvenli olmayan mekân tanımlamalarının da değişken olduğu anlatılıyor (Lordoğlu).

Bir sonraki kısımda, İstanbul ve İzmir’de üç mahalleye dair yazılar yer alıyor. Cenk Özbay, Kadıköy Hasanpaşa’da yaşanan dönüşümü, mutenalaşmanın cinsiyetlerin mekânsal ilişkilerindeki farklılıkları vurgulayışını fotoğraflar ve mahalleliyle yaptığı mülakatlardan hareketle anlatıyor. Ebru Soytemel ve Elif Karadenizli, Balat’taki erkeklik temsillerini içeren bir hikâye ile sanayisizleşme ve mutenalaşmanın işçi sınıfı erkek kamusallığına etkilerini aktarıyor. Leyla Bektaş Ata yazısında, İzmir’in gecekondu mahallesi Limontepeli kadınlar için evden çıkma ve mahalleden çıkmanın farklı anlamlara geldiğini gösteriyor.

Bir sonraki bölümde, kamusal mekân ile ev arasında bağlantı kuran fiziksel ve sembolik “arayüzlere” dair yazılar yer alıyor. Arzu Ünal, orta sınıf bekâr annelerin deneyimlerinden yola çıktığı yazısında, mahalle, sokak ve balkonun yokluğunda “İstanbul’un yeni mahallelerinde dayanışmaya imkân veren arayüzler nereler?” diye soruyor. Özlem Şendeniz’in yazısı, Rize’de bir halkevi dikiş kursunun kadınlara sunduğu kamusalın içinde özel alan imkânını konu ediyor. Güvenli alanlara dair bir diğer yazıda, Begüm Acar, üniversite kampüslerinin toplumsal cinsiyet bağlamında güvenli alanlar olması yolunda dünyada ve Türkiye’de verilen mücadeleleri anlatıyor. Kamusal mekânın kullanımına dair bir başka politik talebin hikâyesi, Öznur Uşaklılar’ın Feminist Gece Yürüyüşü’ne dair yazısında yer alıyor.  

Bir sonraki bölümdeki yazılar, “Hangi mekân kimlere göre güvenli?”, “Hangi kimlikleri dışlıyor?”, “Mekânlar ne bağlamda siyasi ya da siyasileşiyor?” gibi soruları ele alıyor. Örneğin Cenk Özbay yazısında, Maçka Parkı’nı “vurgulanmamış bir siyasi mekân” olarak tarif ediyor, parkta vakit geçirme ve parkta görünme ile sınıfsallığın altının çizildiği bir mekânın kuirleşmesi ve kuirleştirilmesi sürecini anlatıyor. Bir sonraki yazıda Burak Taşdizen, dijital bir kuir mekân olan Hornet’te üretilen ayrımcı söylemler sebebiyle uygulamanın güvenli bir alan vaadinin buruk bir hayalden ibaret olduğunu gösteriyor. Ardından, Şeyma Özkan benzer bir kamusal içinde özel alan kurma ihtiyacını, İstanbul ve Konya’da oto sanayide boş vakitlerini geçiren oto modifiyecilerin anlatılarında görüyor ve sanayisizleşmenin erkekliğin ifadesine etkisine dair bir perspektif daha sunmuş oluyor. Nasıl ki Şendeniz’in yazısında tarif edildiği gibi halkevi kursu kadınlar için bir arayüz ise, orada vakit geçirmeyi “tek hovardalığı” olarak tarif eden erkekler için de oto sanayinin benzer bir işlevi olduğu söylenebilir. Yekpare ve sabit bir kadın öznenin kente dair deneyimlerinden bahsedilemeyeceği üzere, Mine Egbatan yazısında, “farklılıkların kentin belli yerlerine sıkıştığı” Ankara’da, sakat kadınların ve seks işçilerinin kente erişimi önündeki engelleri ve engellenmeye karşı geliştirdikleri stratejilerin ortak noktalarını anlatıyor. 

Şüphesiz bu sayıda yer almayan, ancak mekân ve toplumsal cinsiyete dair söylenecek daha çok söz, anlatılacak çok hikâye var. Örneğin mimari, göç, hareketlilik, ulusötesi mekânlar, mekân ve toplumsal cinsiyetin temsilleri ve daha nicelerine dair tartışmalar sayıda yer almıyor.

Biz bu sayının hazırlıklarına başladıktan çok kısa bir süre sonra COVID-19 salgını sebebiyle bazılarımız evlere kapandık. Geçen aylar içerisinde kimisinin evi işyeri oldu, kimi işyerine gitmeye devam etti, birçokları için ise, artan kadına yönelik şiddet ve de cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelinde ayrımcılık nedeniyle evler yine güvenli alanlar olmadı. Bu sayıda yer alan birçok meselenin, örneğin arayüzlere duyulan ihtiyacın, güvenli alan algısının değişkenliğinin, cinsiyetli işbölümünün mekânsal dinamiklerinin, salgınla birlikte daha da altı çizildi. Önümüzdeki dönemde dijital mekânların daha da önem kazanacağı, dijital mekânlar, toplumsal cinsiyet ve kamusallığa dair daha çok düşünmek ve yazmak gerekeceği aşikâr oldu. 

Konuk editörler olarak sayıya katkıda bulunması için davet ettiğimiz ve bizi kırmayarak bu zor dönemde yazılarını zamanında teslim eden yazarlara, açık çağrımıza cevap veren, bu vesileyle yaptıkları araştırmalardan haberdar olduğumuz birçok araştırmacıya, toplumsal cinsiyet ve mekân sözlüğünü hazırlayan Sabancı Üniversitesi Kültürel Çalışmalar yüksek lisans programı öğrencilerine çok teşekkür ederiz. Başta Mekanda Adalet Derneği çalışanları ve yayın ekibi olmak üzere yayının hazırlığında emeği geçen herkese çok teşekkürler. Keyifle okumanızı dileriz. 


1 Smith, N. (1992) “Geography, Difference and the Politics of Scale”, Postmodernism and the Social Sciences içinde, der. D. Joe, E. Graham, M. Malek, St. Martin’s Press. 

DÖN