Soframıza gelen gıdanın hangi yollardan geçerek bize ulaştığı ilk başta önemli bir mesele gibi görünmez. Yemek pişer, masaya gelir, lezzetlidir yahut değildir. Belki bir şekilde bir yerlerden duyulmuş fikirler, öğrenilmiş bilgiler ne pişeceğine, hangi lokantanın tercih edildiğine dair birtakım elemeler yapmaya imkân verir. Peki ya bu elemelerin hepsinin gıdanın nasıl tedarik edildiği ile ilgili olduğunu söylersek?

Son zamanlarda çevremizi saran sağlıklı beslenme trendinin, organik yumurta ve doğal domates ile ilişkisinin köküne doğru indiğimizde devasa bir lojistik sorunuyla karşılaşırız. İstanbul gibi dev bir metropolün her gün tonlarca sebze-meyveyi, bakliyatı, et ve süt ürünlerini çeşitli yerlerden taşıyıp depolayıp dağıtması, İstanbul çevresine yayılmış kocaman bir ağın kentteki mikro çeperlere süzülmesi anlamını taşır. Bu ağ boyunca ortaya çıkan ilişkiler, pişen yemeğin kaynağına doğru derin bir yolculuk anlamına gelir.

Bu yolculuğun esasında son derece politik ve hayatlarımız üzerinde bir o kadar belirleyici olduğunu öne süreceğiz. Kentsel mekanın yapılanışı, tarımsal dönüşüm, köylülüğün başkalaşımı, ulusötesi şirketlerin hâkimiyeti bir araya geldiğinde gıda meselesindeki adaletsizliği göz önüne çıkarır ve bu başlı başına gıda ile ilgilenmemiz için sebeptir.

Bu sebeptendir ki akademik dünyada eleştirel gıda çalışmaları, kent çalışmaları, politik ekoloji, beşeri coğrafya, kır araştırmaları gibi interdisipliner alanlar ortaya çıkmıştır. Bu çalışmalar gıdayı algılamamız ve onu bir toplumsal sürecin bütünü içine yerleştirmemize katkı sunmaktalar.

Gıda Krizi, Gıda Sistemleri: Gıdaya Erişim Nereden Nereye Geldi? Kentsel Alanda Nasıl Vuku Buluyor?  Bizim Gözlemimiz Nedir?

Günümüzde gıda sistemi olarak ifade edilen gıda üretim, işleme, dağıtım ve tüketim ilişkileri her geçen gün daha fazla kişinin gıdaya erişiminde adaletsizlik yaratıyor. Gıdanın metalaştığı, gıda sisteminin finansallaştığı, giderek daha fazla insanın para-meta-para döngüsüne girmeden sağlıklı ve nitelikli gıdaya erişemediği kentlerde yaşıyoruz. Eskiden çarşı, kasap, manav, pazar, bakkal gibi mekansallık kazanan tedarik ilişkileri günümüzde yerini alışveriş merkezi adı verilen yerlere bıraktı. Böylece kentteki gıda meselesi bir toptan-perakende meselesine indirgenerek toptancılar ayrı, son kullanıcı ayrı, herkes kendine biçilmiş sınırlar içerisinde sisteme dahil olmayı bekliyor.

Toptan-perakende sektörü yediğimiz gıdanın ne olduğu, nasıl olduğu, nasıl üretildiği meselelerinden bağımsız değil. Ayrıca yine bu sektör de enerji, lojistik, tarım, tarımsal girdi gibi sektörlerle ve elbette emek ile doğrudan bağlantılı. Bu kadar iç içe girmiş bir kompleksi ancak mide ile yemek arasındaki bağlantıda görmemizi yadırgamamalı. Beslenmek her canlıda olduğu gibi insanda da en temel ihtiyaçlardan biri nihayetinde. Yine de bu kompleks içerisinde biz üç temel ana akım gıda tedarik ağı görüyoruz: haller, market zincirleri ve kayıtdışı tedarik ağları.

Kuru gıda, sebze ve meyve hallerine bakalım. En küçük büfeden büyük lokanta zincirlerine, hastanelerden catering şirketlerine yahut bakkallardan yerel market ağlarına, Türkiye’nin her yerinden (aynı zamanda dünyanın farklı ülkelerinden) İstanbul’a gelen gıda ürünleri bu hallerde bir araya geliyor, depolanıyor ve kentin farklı yerlerine dağıtılıyor. Küçük toptancıdan dev gıda şirketlerine hepsi bu hallerde bir pozisyon tutuyor. Lojistiğin boyutunu ifade etmesi açısından şu örneği verebiliriz: İstanbul’a bir günde gelen yumurtanın sayısının yirmi beş milyon olduğu söyleniyor. Bir günde yaklaşık bin TIR’ın İstanbul’a yumurta taşıdığı anlamına geliyor bu. 

Market zincirleri kendi içinde discount, yerel ve ulusal zincirler olmak üzere üçe ayrılıyor. Market zincirlerinin bazıları bazı ürün kalemlerini hallerden tedarik etse de tamamen kendi ürün tedarik ağına sahip olan market zincirleri de var. İstanbul’un hemen her mahallesinde en az bir marketin olduğunu düşünecek olursak, bu da kocaman bir depolama alanı, binlerce çalışanı, TIR’ları, market arabalarını ifade ediyor. Market zincirlerinin şüphesiz gıda sistemi üzerinde ciddi bir hâkimiyeti söz konusu.

Son olarak, bizim “kayıtdışı gıda tedarik ağları” dediğimiz, köyünden, eşinden, dostundan, akrabasından gıda tedarik eden azımsanmayacak bir kesim söz konusu. Bu kesim, bir tür hayatta kalma stratejisi olarak eski hemşerilik ilişkilerini kullanıyor, hâlâ ilişkide olduğu köylüleri ile bir tür dayanışma ilişkisi geliştiriyor. Bu kesimin hâkim gıda sistemi dışında kendisine alternatif bir yol bulduğunu söyleyebiliriz. Hatta belirli bir örgütlülük içerisinde, hemşeri dernekleri vasıtasıyla bu ilişkilerin kurulduğu da oluyor. Ancak bu tür gıda tedarik ilişkisinin mevcut sistemin yerine bir ikame stratejisi olduğunu, kamusal bir alternatif üretmediğini iddia edeceğiz.

Kentlerde Gıda İnisiyatifleri Nereden Çıktı?

Kamusal alternatif ifadesinin özellikle altını çizelim. Bir tür hayatta kalma stratejisini de içerecek şekilde, mevcut gıda sistemine alternatif üretmeye, bunu da bir kolektivite ile yapmaya çalışan grupları alternatif gıda inisiyatifleri olarak adlandırıyoruz. Bu inisiyatifler bir yandan hitap ettiği kesimlerin hayatta kalma stratejilerinin bir parçası iken bir yandan da daha geniş kesimlerin de kullanabileceği, dolayısıyla toplumsallaşabilen alternatifler üretebilmeleri açısından kamusal nitelik kazanıyor. Bu inisiyatifleri kendilerini ifade ettikleri mecralardan takip edebiliyoruz, etkinliklerine katılabiliyoruz, istersek çalışmalarına dahil olabiliyoruz ve ürettikleri alternatiflerin yaygınlaşmasına katkı sunabiliyoruz.

Alternatif gıda inisiyatiflerini —kendilerini ifade etme biçimlerine göre— yedi farklı çeşitte gözlemliyoruz: gıda toplulukları,

Hareket içindeki bir damarın daha çok işçi temelli ve emekçi mahalleler konseptli bir açılım geliştirdiğini, işçilikten kaynaklı ve işyeri temelli beslenme sorunlarını gıda hareketinin ajandasına sokmaya çalışıyor.

üretici pazarları, tüketim kooperatifleri, kolektif mutfaklar, sokak kolektifleri, kolektifler ve kentsel tarım grupları. Bu inisiyatiflerin tümü öyle ya da böyle başka bir lojistik mekanizması geliştirmeye, gıda sistemini —kendi durdukları yerden— başka türlü üretmeye çalışıyor. Biz burada bir tür “karşı proje” görüyoruz; mevcut gıda sisteminin dışında/karşısında/ötesinde konumlanan, kendi alternatif gıda sistemini üretmeye çalışan bir proje. Bu proje, bu inisiyatiflerin çalışmaları boyunca ve sayesinde görünür kılınıyor. Dolayısıyla bunlarda karşı proje imkânı atfedeceğimiz bir kamusallık, bu kamusallığın mümkün kılacağı bir alternatiflik olduğunu düşünüyoruz.

Alternatif gıda inisiyatiflerinde bir araya gelen insanların çeşitli motivasyonları paylaştığını tespit edebiliriz. Öncelikle, mevcut —endüstriyel— gıda sistemi karşısında sağlıklı, adil, ekolojik gıdaya erişim meselesi bu inisiyatiflerin temel motivasyonlarından biri. Bunun mümkün olabilmesi için küçük üreticiliğin devam etmesine dair bir inanç ve bu inanca istinaden küçük üreticilerle çalışmaya yönelik bir pratik söz konusu. Alternatif gıda inisiyatifleri mevcut örgütlenme modelleri ve tarzları dışında yeni türde örgütlenme pratikleri inşa etmeye çalışıyorlar. Bu pratiklerin en temel zeminlerinden biri dayanışma ilişkileri geliştirmek: hem inisiyatifler içerisindeki insanlar arasında, hem hedefledikleri kitle içerisinde, hem de beraber çalıştıkları sosyal kesimler ile.

Alternatif gıda inisiyatiflerinin bizce en özgün yanlarından biri geliştirdikleri çalışma biçimleri. Öncelikle, bunların inisiyatif olmasının temel koşulu olarak kolektif çalışmayı esas aldıklarını söylememiz gerekir. Kolektif çalışma kişisel çıkarlar ile kolektif çıkarların örtüştüğü, kolektif çıkarların da toplumsallaşabildiği bir zemin sunuyor. Böylece, bu çalışmalar kişileri öne çıkarmadığı gibi kişisel rant potansiyelini de en aza indiriyor. İkinci olarak, alternatif gıda inisiyatifleri kendilerini bir tür yerel çalışma olarak kuruyor. Çalışmaların çoğunlukla belirlediği bir yerel var, çalışmalar bu yerellik üzerinden temelleniyor. Bazı inisiyatifler bu yerelleri bir tür “hedef kitle” olarak ifade ederken, bazılarında daha heterojen bir hedef kitlenin var olduğu söylenebilir. Yerel çalışma aynı zamanda yerellerle çalışmayı da beraberinde getiriyor. Başka bir ifadeyle, yerelde çalışan bir inisiyatif kendi türdeşini başka bir yerel çalışmada buluyor, o yerel çalışmayla ilişkiler geliştiriyor, işbirlikleri yapıyor. Bu durum yerellik mefhumuna hem örgütsel denklik hem de türdeşlik açısından yeni bir anlam katıyor. 

İnisiyatiflerin en temel özelliklerinden biri ise güven temelli ilişkilere dayanıyor olması. Öncelikle, kendi içlerinde, üyeler/ortaklar/katılımcılar/gönüllüler arasında kurulan ilişkinin temeli güvene dayanıyor: birbirine karşılıklı duyulan ve birbiriyle ilişki kurmanın ön koşulu olarak güven. Dahası, başka inisiyatiflerle kurulan ilişkide de güven ön koşul. Özellikle tüketici grupların üreticilerle kurduğu ilişkilerde sertifika vb. aracı önlemlerden ziyade yüz yüze (temaslı) bir iletişim yöntemi kurduğu, bu ilişkiyi de güven temelli inşa ettiğini belirtelim. İnisiyatiflerde güven zemininin bozulduğu noktalarda da çalışmaların sekteye uğradığını gözlemliyoruz. Son olarak, bu çalışmaların temel amaçlarından biri olan etik ve adalet mefhumlarının tesis edilmesi çalışmaların aynı zamanda temel prensipleri.

Elbette bu inisiyatiflerin dikensiz gül bahçesi olduğunu söylemek istemiyoruz. Gıda inisiyatifleri, gözümüzün önünde tek tek inisiyatiflerinden bir gıda hareketine doğru evriliyor ve bu evrilme bizim için karşı projenin bir göstergesi. Ancak bir hareketin inşası süreci aynı zamanda birçok tartışmaya da gebe. Bu tartışmalar evrensel birtakım prensipler üzerinden “gökten zembille inmiyor” neyse ki. Pratikte, her gün inşa edilen bir hareketin gerçek sorunları olarak karşımıza çıkıyor. Bizim hem kendi yaşadıklarımızdan tecrübe ettiğimiz, hem de gözlemlediğimiz ve önemli bulduğumuz bazı tartışmaları burada açarak yazıyı sonlandıralım.

Öncelikle, bir harekete nasıl dönüşeceği, nasıl yaygınlaşacağı, nasıl daha sahici bir karşı projeye dönüşeceği bizim açımızdan en temel soru. Bugün embriyo hâlinde iken, acaba bu inisiyatifler bir gıda hareketine evrilebilecek mi? Böyle bir hareketin oluşması, yahut bir hareketin oluşup oluşmamasına dair farklı yaklaşımlar olduğunu, taktiksel ve stratejik farkların da henüz gündemde olmadığını belirtmekte fayda var. Elbette bu durum ne tür bir kurumsallaşmanın peşinden gidileceği konusunda da farklılaşmaları beraberinde getiriyor. İnisiyatiflerden bazıları kendini formel olarak da, çalışma biçimi olarak da kurumsallaştırmakta, bazıları ise tamamen enformel ve esnek yapılar olarak çalışmaktalar. Tabii kurumsallık ile duygudaşlığın bir arada gidebilmesinin yolunu bulmak da önemli bir görev.

Mevcut inisiyatiflerin temel tartışmalarından biri, hitap edilen kesimin daha çok gelir düzeyi yüksek gruplar olması. Bu amprik olarak çözümlenmiş bir husus olmasa da kent yoksullarına ve emekçi kesimlere daha çok ayak basan, bu kesimleri kapsayan inisiyatiflerin çoğalması ve yaygınlaşması zaruri olarak görünüyor. Elbette ki mevcut inisiyatiflerin de yine emekçi sınıflardan insanlar tarafından oluşturulduğu ve zenginlere sunulmuş ayrıcalığı ortadan kaldırmayı hedeflediğini unutmayalım. Bu bağlamda, hareket içindeki bir damarın daha çok işçi temelli ve emekçi mahalleler konseptli bir açılım geliştirdiğini, işçilikten kaynaklı ve işyeri temelli beslenme sorunlarını gıda hareketinin ajandasına sokmaya çalıştığını söyleyelim. Ayrıca, halen daha mevcut olan onlarca işçi tüketim kooperatifinin bir kısmının işlediğini ve ileride hareketin yaygınlaşması noktasında önemli bir açılım sunabileceğini hatırlatalım.

Bir başka önemli mesele, bu inisiyatiflerin kamu kurumları ile kuracakları ilişki. Bazı inisiyatifler yerelde belediyeler ile beraber çalışarak gerçekleştirmek istedikleri projelerde kamu desteği alıyorlar. Gıda konusunda yerel yönetimlerin bu tür açılımlar geliştirmesini pozitif karşılamakla beraber içerilme riskini her daim akılda tutmakta fayda var. Ayrıca bu tür işbirliklerinin ne tür mekansal dönüşümler yaratacağını da takip etmek ve başka bir kentleşmeye kapı aralayıp aralamayacağını gözlemlemek, gözlemlemekle kalmayıp pozisyon almak önemli. Bu aynı zamanda kır ile kurulacak ilişki için de geçerli. Bir yandan tüketim ilişkilerini dönüştürmeyi hedefleyen bu inisiyatiflerin üretim ilişkilerine ne kadar müdahale edebileceği, örneğin ne kadar çiftçiyi ekolojik tarım yapma konusunda ikna edebileceği, çiftçiliği de kendi çalışma ilkelerinde olduğu gibi kolektiviteye nasıl davet edebileceği önemli bir soru olarak masada duruyor.

Son olarak, gıda inisiyatiflerinin henüz üzerinde uzlaştığı bir paradigmasının da olmadığını ekleyelim. Gıda güvenliği kavramı sıkça kullanılsa da farklı inisiyatiflerden farklı kavramsal açılımlar da gelmekte. Gıda bağımsızlığı kavramı çok telaffuz edilmese de gıda egemenliği kavramının inisiyatifler arasında yaygınlaşmaya başladığı, buna bağlı olarak da kır ile kurulan ilişkinin daha fazla emek ve toplumsal sınıflar temelli tanımlanmaya başladığının altını çizelim.

Soframıza gelen gıdanın hangi yollardan geçerek bize ulaştığı ilk başta önemli bir mesele gibi görünmez. Yemek pişer, masaya gelir, lezzetlidir yahut değildir. Belki bir şekilde bir yerlerden duyulmuş fikirler, öğrenilmiş bilgiler ne pişeceğine, hangi lokantanın tercih edildiğine dair birtakım elemeler yapmaya imkân verir. Peki ya bu elemelerin hepsinin gıdanın nasıl tedarik edildiği ile ilgili olduğunu söylersek?

Son zamanlarda çevremizi saran sağlıklı beslenme trendinin, organik yumurta ve doğal domates ile ilişkisinin köküne doğru indiğimizde devasa bir lojistik sorunuyla karşılaşırız. İstanbul gibi dev bir metropolün her gün tonlarca sebze-meyveyi, bakliyatı, et ve süt ürünlerini çeşitli yerlerden taşıyıp depolayıp dağıtması, İstanbul çevresine yayılmış kocaman bir ağın kentteki mikro çeperlere süzülmesi anlamını taşır. Bu ağ boyunca ortaya çıkan ilişkiler, pişen yemeğin kaynağına doğru derin bir yolculuk anlamına gelir.

Bu yolculuğun esasında son derece politik ve hayatlarımız üzerinde bir o kadar belirleyici olduğunu öne süreceğiz. Kentsel mekanın yapılanışı, tarımsal dönüşüm, köylülüğün başkalaşımı, ulusötesi şirketlerin hâkimiyeti bir araya geldiğinde gıda meselesindeki adaletsizliği göz önüne çıkarır ve bu başlı başına gıda ile ilgilenmemiz için sebeptir.

Bu sebeptendir ki akademik dünyada eleştirel gıda çalışmaları, kent çalışmaları, politik ekoloji, beşeri coğrafya, kır araştırmaları gibi interdisipliner alanlar ortaya çıkmıştır. Bu çalışmalar gıdayı algılamamız ve onu bir toplumsal sürecin bütünü içine yerleştirmemize katkı sunmaktalar.

Gıda Krizi, Gıda Sistemleri: Gıdaya Erişim Nereden Nereye Geldi? Kentsel Alanda Nasıl Vuku Buluyor?  Bizim Gözlemimiz Nedir?

Günümüzde gıda sistemi olarak ifade edilen gıda üretim, işleme, dağıtım ve tüketim ilişkileri her geçen gün daha fazla kişinin gıdaya erişiminde adaletsizlik yaratıyor. Gıdanın metalaştığı, gıda sisteminin finansallaştığı, giderek daha fazla insanın para-meta-para döngüsüne girmeden sağlıklı ve nitelikli gıdaya erişemediği kentlerde yaşıyoruz. Eskiden çarşı, kasap, manav, pazar, bakkal gibi mekansallık kazanan tedarik ilişkileri günümüzde yerini alışveriş merkezi adı verilen yerlere bıraktı. Böylece kentteki gıda meselesi bir toptan-perakende meselesine indirgenerek toptancılar ayrı, son kullanıcı ayrı, herkes kendine biçilmiş sınırlar içerisinde sisteme dahil olmayı bekliyor.

Toptan-perakende sektörü yediğimiz gıdanın ne olduğu, nasıl olduğu, nasıl üretildiği meselelerinden bağımsız değil. Ayrıca yine bu sektör de enerji, lojistik, tarım, tarımsal girdi gibi sektörlerle ve elbette emek ile doğrudan bağlantılı. Bu kadar iç içe girmiş bir kompleksi ancak mide ile yemek arasındaki bağlantıda görmemizi yadırgamamalı. Beslenmek her canlıda olduğu gibi insanda da en temel ihtiyaçlardan biri nihayetinde. Yine de bu kompleks içerisinde biz üç temel ana akım gıda tedarik ağı görüyoruz: haller, market zincirleri ve kayıtdışı tedarik ağları.

Kuru gıda, sebze ve meyve hallerine bakalım. En küçük büfeden büyük lokanta zincirlerine, hastanelerden catering şirketlerine yahut bakkallardan yerel market ağlarına, Türkiye’nin her yerinden (aynı zamanda dünyanın farklı ülkelerinden) İstanbul’a gelen gıda ürünleri bu hallerde bir araya geliyor, depolanıyor ve kentin farklı yerlerine dağıtılıyor. Küçük toptancıdan dev gıda şirketlerine hepsi bu hallerde bir pozisyon tutuyor. Lojistiğin boyutunu ifade etmesi açısından şu örneği verebiliriz: İstanbul’a bir günde gelen yumurtanın sayısının yirmi beş milyon olduğu söyleniyor. Bir günde yaklaşık bin TIR’ın İstanbul’a yumurta taşıdığı anlamına geliyor bu. 

Market zincirleri kendi içinde discount, yerel ve ulusal zincirler olmak üzere üçe ayrılıyor. Market zincirlerinin bazıları bazı ürün kalemlerini hallerden tedarik etse de tamamen kendi ürün tedarik ağına sahip olan market zincirleri de var. İstanbul’un hemen her mahallesinde en az bir marketin olduğunu düşünecek olursak, bu da kocaman bir depolama alanı, binlerce çalışanı, TIR’ları, market arabalarını ifade ediyor. Market zincirlerinin şüphesiz gıda sistemi üzerinde ciddi bir hâkimiyeti söz konusu.

Son olarak, bizim “kayıtdışı gıda tedarik ağları” dediğimiz, köyünden, eşinden, dostundan, akrabasından gıda tedarik eden azımsanmayacak bir kesim söz konusu. Bu kesim, bir tür hayatta kalma stratejisi olarak eski hemşerilik ilişkilerini kullanıyor, hâlâ ilişkide olduğu köylüleri ile bir tür dayanışma ilişkisi geliştiriyor. Bu kesimin hâkim gıda sistemi dışında kendisine alternatif bir yol bulduğunu söyleyebiliriz. Hatta belirli bir örgütlülük içerisinde, hemşeri dernekleri vasıtasıyla bu ilişkilerin kurulduğu da oluyor. Ancak bu tür gıda tedarik ilişkisinin mevcut sistemin yerine bir ikame stratejisi olduğunu, kamusal bir alternatif üretmediğini iddia edeceğiz.

Kentlerde Gıda İnisiyatifleri Nereden Çıktı?

Kamusal alternatif ifadesinin özellikle altını çizelim. Bir tür hayatta kalma stratejisini de içerecek şekilde, mevcut gıda sistemine alternatif üretmeye, bunu da bir kolektivite ile yapmaya çalışan grupları alternatif gıda inisiyatifleri olarak adlandırıyoruz. Bu inisiyatifler bir yandan hitap ettiği kesimlerin hayatta kalma stratejilerinin bir parçası iken bir yandan da daha geniş kesimlerin de kullanabileceği, dolayısıyla toplumsallaşabilen alternatifler üretebilmeleri açısından kamusal nitelik kazanıyor. Bu inisiyatifleri kendilerini ifade ettikleri mecralardan takip edebiliyoruz, etkinliklerine katılabiliyoruz, istersek çalışmalarına dahil olabiliyoruz ve ürettikleri alternatiflerin yaygınlaşmasına katkı sunabiliyoruz.

Alternatif gıda inisiyatiflerini —kendilerini ifade etme biçimlerine göre— yedi farklı çeşitte gözlemliyoruz: gıda toplulukları,

Hareket içindeki bir damarın daha çok işçi temelli ve emekçi mahalleler konseptli bir açılım geliştirdiğini, işçilikten kaynaklı ve işyeri temelli beslenme sorunlarını gıda hareketinin ajandasına sokmaya çalışıyor.

üretici pazarları, tüketim kooperatifleri, kolektif mutfaklar, sokak kolektifleri, kolektifler ve kentsel tarım grupları. Bu inisiyatiflerin tümü öyle ya da böyle başka bir lojistik mekanizması geliştirmeye, gıda sistemini —kendi durdukları yerden— başka türlü üretmeye çalışıyor. Biz burada bir tür “karşı proje” görüyoruz; mevcut gıda sisteminin dışında/karşısında/ötesinde konumlanan, kendi alternatif gıda sistemini üretmeye çalışan bir proje. Bu proje, bu inisiyatiflerin çalışmaları boyunca ve sayesinde görünür kılınıyor. Dolayısıyla bunlarda karşı proje imkânı atfedeceğimiz bir kamusallık, bu kamusallığın mümkün kılacağı bir alternatiflik olduğunu düşünüyoruz.

Alternatif gıda inisiyatiflerinde bir araya gelen insanların çeşitli motivasyonları paylaştığını tespit edebiliriz. Öncelikle, mevcut —endüstriyel— gıda sistemi karşısında sağlıklı, adil, ekolojik gıdaya erişim meselesi bu inisiyatiflerin temel motivasyonlarından biri. Bunun mümkün olabilmesi için küçük üreticiliğin devam etmesine dair bir inanç ve bu inanca istinaden küçük üreticilerle çalışmaya yönelik bir pratik söz konusu. Alternatif gıda inisiyatifleri mevcut örgütlenme modelleri ve tarzları dışında yeni türde örgütlenme pratikleri inşa etmeye çalışıyorlar. Bu pratiklerin en temel zeminlerinden biri dayanışma ilişkileri geliştirmek: hem inisiyatifler içerisindeki insanlar arasında, hem hedefledikleri kitle içerisinde, hem de beraber çalıştıkları sosyal kesimler ile.

Alternatif gıda inisiyatiflerinin bizce en özgün yanlarından biri geliştirdikleri çalışma biçimleri. Öncelikle, bunların inisiyatif olmasının temel koşulu olarak kolektif çalışmayı esas aldıklarını söylememiz gerekir. Kolektif çalışma kişisel çıkarlar ile kolektif çıkarların örtüştüğü, kolektif çıkarların da toplumsallaşabildiği bir zemin sunuyor. Böylece, bu çalışmalar kişileri öne çıkarmadığı gibi kişisel rant potansiyelini de en aza indiriyor. İkinci olarak, alternatif gıda inisiyatifleri kendilerini bir tür yerel çalışma olarak kuruyor. Çalışmaların çoğunlukla belirlediği bir yerel var, çalışmalar bu yerellik üzerinden temelleniyor. Bazı inisiyatifler bu yerelleri bir tür “hedef kitle” olarak ifade ederken, bazılarında daha heterojen bir hedef kitlenin var olduğu söylenebilir. Yerel çalışma aynı zamanda yerellerle çalışmayı da beraberinde getiriyor. Başka bir ifadeyle, yerelde çalışan bir inisiyatif kendi türdeşini başka bir yerel çalışmada buluyor, o yerel çalışmayla ilişkiler geliştiriyor, işbirlikleri yapıyor. Bu durum yerellik mefhumuna hem örgütsel denklik hem de türdeşlik açısından yeni bir anlam katıyor. 

İnisiyatiflerin en temel özelliklerinden biri ise güven temelli ilişkilere dayanıyor olması. Öncelikle, kendi içlerinde, üyeler/ortaklar/katılımcılar/gönüllüler arasında kurulan ilişkinin temeli güvene dayanıyor: birbirine karşılıklı duyulan ve birbiriyle ilişki kurmanın ön koşulu olarak güven. Dahası, başka inisiyatiflerle kurulan ilişkide de güven ön koşul. Özellikle tüketici grupların üreticilerle kurduğu ilişkilerde sertifika vb. aracı önlemlerden ziyade yüz yüze (temaslı) bir iletişim yöntemi kurduğu, bu ilişkiyi de güven temelli inşa ettiğini belirtelim. İnisiyatiflerde güven zemininin bozulduğu noktalarda da çalışmaların sekteye uğradığını gözlemliyoruz. Son olarak, bu çalışmaların temel amaçlarından biri olan etik ve adalet mefhumlarının tesis edilmesi çalışmaların aynı zamanda temel prensipleri.

Elbette bu inisiyatiflerin dikensiz gül bahçesi olduğunu söylemek istemiyoruz. Gıda inisiyatifleri, gözümüzün önünde tek tek inisiyatiflerinden bir gıda hareketine doğru evriliyor ve bu evrilme bizim için karşı projenin bir göstergesi. Ancak bir hareketin inşası süreci aynı zamanda birçok tartışmaya da gebe. Bu tartışmalar evrensel birtakım prensipler üzerinden “gökten zembille inmiyor” neyse ki. Pratikte, her gün inşa edilen bir hareketin gerçek sorunları olarak karşımıza çıkıyor. Bizim hem kendi yaşadıklarımızdan tecrübe ettiğimiz, hem de gözlemlediğimiz ve önemli bulduğumuz bazı tartışmaları burada açarak yazıyı sonlandıralım.

Öncelikle, bir harekete nasıl dönüşeceği, nasıl yaygınlaşacağı, nasıl daha sahici bir karşı projeye dönüşeceği bizim açımızdan en temel soru. Bugün embriyo hâlinde iken, acaba bu inisiyatifler bir gıda hareketine evrilebilecek mi? Böyle bir hareketin oluşması, yahut bir hareketin oluşup oluşmamasına dair farklı yaklaşımlar olduğunu, taktiksel ve stratejik farkların da henüz gündemde olmadığını belirtmekte fayda var. Elbette bu durum ne tür bir kurumsallaşmanın peşinden gidileceği konusunda da farklılaşmaları beraberinde getiriyor. İnisiyatiflerden bazıları kendini formel olarak da, çalışma biçimi olarak da kurumsallaştırmakta, bazıları ise tamamen enformel ve esnek yapılar olarak çalışmaktalar. Tabii kurumsallık ile duygudaşlığın bir arada gidebilmesinin yolunu bulmak da önemli bir görev.

Mevcut inisiyatiflerin temel tartışmalarından biri, hitap edilen kesimin daha çok gelir düzeyi yüksek gruplar olması. Bu amprik olarak çözümlenmiş bir husus olmasa da kent yoksullarına ve emekçi kesimlere daha çok ayak basan, bu kesimleri kapsayan inisiyatiflerin çoğalması ve yaygınlaşması zaruri olarak görünüyor. Elbette ki mevcut inisiyatiflerin de yine emekçi sınıflardan insanlar tarafından oluşturulduğu ve zenginlere sunulmuş ayrıcalığı ortadan kaldırmayı hedeflediğini unutmayalım. Bu bağlamda, hareket içindeki bir damarın daha çok işçi temelli ve emekçi mahalleler konseptli bir açılım geliştirdiğini, işçilikten kaynaklı ve işyeri temelli beslenme sorunlarını gıda hareketinin ajandasına sokmaya çalıştığını söyleyelim. Ayrıca, halen daha mevcut olan onlarca işçi tüketim kooperatifinin bir kısmının işlediğini ve ileride hareketin yaygınlaşması noktasında önemli bir açılım sunabileceğini hatırlatalım.

Bir başka önemli mesele, bu inisiyatiflerin kamu kurumları ile kuracakları ilişki. Bazı inisiyatifler yerelde belediyeler ile beraber çalışarak gerçekleştirmek istedikleri projelerde kamu desteği alıyorlar. Gıda konusunda yerel yönetimlerin bu tür açılımlar geliştirmesini pozitif karşılamakla beraber içerilme riskini her daim akılda tutmakta fayda var. Ayrıca bu tür işbirliklerinin ne tür mekansal dönüşümler yaratacağını da takip etmek ve başka bir kentleşmeye kapı aralayıp aralamayacağını gözlemlemek, gözlemlemekle kalmayıp pozisyon almak önemli. Bu aynı zamanda kır ile kurulacak ilişki için de geçerli. Bir yandan tüketim ilişkilerini dönüştürmeyi hedefleyen bu inisiyatiflerin üretim ilişkilerine ne kadar müdahale edebileceği, örneğin ne kadar çiftçiyi ekolojik tarım yapma konusunda ikna edebileceği, çiftçiliği de kendi çalışma ilkelerinde olduğu gibi kolektiviteye nasıl davet edebileceği önemli bir soru olarak masada duruyor.

Son olarak, gıda inisiyatiflerinin henüz üzerinde uzlaştığı bir paradigmasının da olmadığını ekleyelim. Gıda güvenliği kavramı sıkça kullanılsa da farklı inisiyatiflerden farklı kavramsal açılımlar da gelmekte. Gıda bağımsızlığı kavramı çok telaffuz edilmese de gıda egemenliği kavramının inisiyatifler arasında yaygınlaşmaya başladığı, buna bağlı olarak da kır ile kurulan ilişkinin daha fazla emek ve toplumsal sınıflar temelli tanımlanmaya başladığının altını çizelim.

DÖN