Suna Kafadar: Bugün sizlere arkeolog Yiğit Ozar’ı tanıtabildiğim için çok mutluyum. Yiğit’i yakaladığımız için çok şanslıyız, kendisi bostan mücadelesinin kalelerinden biri. Tarihi Yedikule bostanlarını koruma mücadelesi başladığında Arkeologlar Derneği başkanıydı. Mücadeleyi çok doğal bir şekilde birlikte büyüttüğümüz, hatta hukuki süreçlerle mahkemelere ve kamuoyuna taşıdığımız dönemde; belgeleri hazırlayan, suç duyurusunda bulunan, koruma metinleri hazırlayan, bizi destekleyen ilk kurum Arkeologlar Derneği’ydi. Sürecin kurumsal ve hukuki ayağını ilk etapta Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi adına Yiğit taşıdı. Yiğit 2024’den bu yana Europa Nostra Türkiye yönetim kurulu başkanı. 6 Temmuz 2013’te İsmail Paşa Bostanı’na giren ilk buldozerden sonra haberlerin çıkmasının ardından alana gelen Yiğit, o zamandan bu yana surlarda, bostanlarda ve bostancılarla birlikte. Arkeologlar Derneği’nin bu dönemdeki dahiliyeti yalnızca bostanların korunması adına önemli değildi, arkeologları da bu meseleye dahil etme açısından da öncüydü.

Çünkü mücadele sırasında arkeologlarla çok çatıştık. Sabahki bostan yürüyüşü sırasında Alessandra Ricci’nin de anlattığı gibi, pek çok arkeolog için esas korunması gereken surların kendisi. Bostanlar ise ya surlara zarar veren unsurlar olarak görülüyor ya da en iyi ihtimalle “olmasa da olur” kategorisinde önemsiz alanlar olarak değerlendiriliyor. Arkeologlar Derneği ise bu yaklaşımı kıran, arkeolojiyi farklı disiplinlerle buluşturan yerlerden biri oldu. Müdahil arkeolojinin en güzel örneklerinden birini oluşturdu. Evet şimdi Yiğit’i dinleyebiliriz.

Yiğit Ozar: Teşekkür ederim Suna. Gerçekten bostanları keşfetmek için çok güzel bir gün. Suna bu etkinlik için beni davet ettiğinde konuşma başlığına da baktım: “Kent mücadelesi ve arkeoloji üzerinden müdahil olmak.” Bunun üzerine düşünmeye başladım. Nasıl bir konuşma yapmak gerekir diye.

Öncelikle şunu söylemek lazım: Bu okulun ve yürüttüğünüz atölyenin teması iki bostan alanı etrafında şekilleniyor. Biri Diyarbakır’daki Hevsel Bahçeleri; surlarla bütünleşik bir alan. Diğeri ise İstanbul Kara Surları ve onlarla bütünleşmiş bostanlar.

2013’te bu mesele gündeme geldiğinde, Hevsel Bahçeleri’nin de kentsel koruma açısından oldukça aktif bir gündemi vardı. Bu iki alanın benzerliği mücadele pratiği içinde sık sık karşımıza çıkan bir konuydu. Hatta o dönem Tarih Vakfı’nda Yıldız Salman’ın bu konuda bir sunumu olmuştu.

Sonra bu söyleşinin adını görünce şunu düşündüm: Arkeolojinin, Yedikule Bostanları diyebileceğimiz Kara Surları çevresindeki kent mücadelesine dahil olması nasıl gerçekleşti? Ben de bugün anlatacaklarımı dört başlık altında toparlamaya çalıştım.

Mirası nasıl tanımlıyoruz?

İlki, mirası tanımlamak ve yeniden keşfetmek meselesi. Alessandra’nın sabah yaptığı konuşma da bu açıdan çok önemliydi. Alessandra, Kara Surları ile çevresindeki kırsal peyzajın nasıl birlikte geliştiğini, zaman zaman çatıştığını ama bu çatışmaların sonunda kendini yeniden üreten hibrit mekânlar yarattığını anlattı.

Ben bu meseleyle nasıl karşılaştım? 6 Temmuz 2013’te İsmail Paşa Bostanı’nda rekreasyon alanı yapılmasına yönelik bir proje nedeniyle yıkım çalışması başlamıştı. O dönem Aleksandar Shopov, Suna ve farklı disiplinlerden arkadaşlarımız sahadaydı. Onların açık çağrısıyla ben de alana geldim.

İlk refleksim, açıkçası, pek çok meslektaşım gibi oldu. Kara Surları gibi 1600 yıllık bir anıtın yanında, arkeolojik potansiyeli yüksek katmanların üzerinde dozerler çalışıyordu. “Burada ne oluyor?” sorusuyla alana giderken, aklımdaki ilk düşünce bu iş makinelerinin oluşturacağı tahribattı.

Ama o sırada başka bir katmanla karşılaştım; bugün üzerine konuştuğumuz bostan katmanıyla. Bunu Dernek gündemine taşıdığımızda, bir kent hareketinin içinden mirasın farklı bir katmanını arkeolojik katmanla birlikte tartışabileceğimiz bir zemin bulmaya başladık.

Burada geleneksel bakış açısıyla bir çelişki vardı. Bana göre çelişki değildi ama geleneksel yaklaşımı savunan meslektaşlarımız açısından öyleydi. Çünkü Anadolu’da tarih öncesi katmanları biriktiren höyüklerin tahribat yöntemlerinden biri tarım olarak kaydedilir. Tarım yapılan arazi zamanla katmanlarını kaybeder; höyükler düzleşmeye başlar ve arkeolojik izler yok olur.

Bugün büyük ölçekli projelerin arkeolojik alanlara verdiği zarar düşünüldüğünde bu daha “naif” bir müdahale gibi görünebilir. Ama uzun vadede arkeolojik katmanları ciddi biçimde aşındıran bir süreçtir.

Dolayısıyla bu bakış açısını Kara Surları’na taşıdığınızda şöyle bir ezber oluşuyor: “Surların çevresinde tarım yapılamaz, çünkü bu tarım surlara zarar verir.” Biz mücadeleye biraz da bu gerilimi tartışarak dahil olduk.

Ama önce şunu sormamız gerekiyordu: Mirası nasıl tanımlıyoruz?

Bir resmi miras sistemi var. Mevzuata dayalı tanımlar var; tescilli kültür varlığı, UNESCO Dünya Mirası sistemi, sit alanı gibi. Kara Surları da İstanbul’un Dünya Mirası alanlarından biri. Aynı zamanda kentsel ve tarihi sit alanının parçası.

Fakat bütün bu tanımlar, daha çok surların anıtsal varlığına odaklanıyor. Koruma rejimi de buna göre şekilleniyor.

Öte yandan bu resmi sistem içinde bostanların ortadan kaldırıldığı örnekler gördük. Peribolos’taki bostanlar 2021 restorasyonu sırasında yok edildi. Mevlanakapı’daki iç kısımda Millet Bahçesi projesiyle yerleşim dokusu dönüştürüldü. Bunlar da “yenileme alanı” gibi başka yasal düzenlemeler aracılığıyla gerçekleştirildi.

Peki daha kapsayıcı bir miras tanımı yapmaya çalışsak neye benzerdi?

Burada arkeolojik katmanlar var: Surlar var; Bizans ve Osmanlı döneminden kalma başka anıtsal öğeler var; mezarlık alanları var—çünkü surlar tarihsel olarak yaşayan kentle ölüler kentinin sınırını oluşturur— manastırlar, camiler, külliyeler, ayazmalar, mahalleler var. Ve bütün bunların arasına bostanlar giriyor. Dolayısıyla burada yalnızca fiziksel varlıklar değil, somut olmayan değerler de söz konusu. Resmi miras sistemi, bu geniş bağlamın ancak küçük ve daha donuk bir kısmını koruyabiliyor. Oysa “Burada ne var? Burası nedir?” diye sorduğumuzda, çok daha geniş bir çerçeveden düşünmemiz gerekiyor. Bu da formalitenin dışına çıkmak, ezberlenmiş tanımların ötesinde burası bize ne öğretebilir diye düşünmek demek.

İsterseniz buna kültürel peyzaj deyin, isterseniz biyokültürel alan. Yeni kavramlar da üretebiliriz. Ama sonuçta burada birbirine dolanmış ilişkiler ağı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Çok katmanlılık dediğimiz şey yalnızca zamansal bir birikim değil. Surun, bostanın, bostancının, külliyenin, manastırın ve ayazmanın birbirine bağlı olduğu bir yapıdan söz ediyoruz. Bunların hepsi birlikte kentsel mekânı oluşturuyor.

Antik çağdan beri surlarla tarım alanları arasında bir ilişki var. Teodosius dönemine ait bir imparatorluk kararnamesi bu bostanlardan bahsediyor. Sabah oturumunda Alessandra bu tarım alanları üzerine surların bir mega proje olarak inşa edildiği zaman nasıl bir çatışma çıktığını ve nasıl bir uzlaşma yolu bulunduğunu anlattı. Buranın günümüze gelmesini nasıl etkiledi bunu bilebiliyoruz.

Osmanlı döneminde ise, yine dün Ayhan Han’ın anlattığı gibi, hendeklerin surların işlevini kaybetmesiyle zamanla buradaki bostan alanlarına dahil olduğunu tarihsel veriler eşliğinde okuyabiliyoruz. Yani bostan ayrı, sur ayrı şeyler değil. Hepsi birbirine bağlı. 

Ayrıca burada kendine has bir ekosistem mevcut. İnsan olmayan varlıkların da bir araya geldiği bir alan burası; belki Bruno Latour’un dediği gibi insan olmayan bütün varlıkları özneleştirdiğimizde buraya bir “parlamento mekânı” tanımlamasıyla da yaklaşabiliriz. Burayı anlamlandırırken bu ilişkiler ağını temel almamız gerekiyor.

Bu bakış açısı arkeolojik ezberi de bozmayı gerektiriyor. Çünkü burası, herhangi bir yerde arkeolojik katmanların üzerine kurulmuş endüstriyel bir tarım alanı değil. Tarih boyunca birlikte var olmuş, birbirini dönüştürmüş bir mekân üretimi söz konusu. Dolayısıyla koruma ilkelerini de buna göre belirlememiz gerekiyor.

Elbette bazı somut durumlar var. Örneğin Silivrikapı Hipojesi’nin üzerini doldurup tekrar bostan yapacak değiliz. Bir vaziyet planı ya da kent planı üzerinde somutlaştırmaya çalıştığımızda bunlar tartışılarak yönetilebilecek meseleler.

Ama eğer bostanı tamamen kaldırırsak, bu mekânın karakterini veren önemli bir bileşeni de ortadan kaldırmış oluruz. O zaman burası yaşayan bir alan değil, yalnızca ziyaret edilen bir yer haline gelir. Müzeleşir. Bir anlamda tükenir, ölür. 

İşte bu sebeple, farklı bileşenlerin birlikte nasıl var olabileceğini tartışan bir zemine ihtiyaç duyduk. 2013’ten beri mücadeleye bu bakış açısıyla dahil olduk. Bir yandan resmi miras sistemini eleştirirken, bir yandan da onun araçlarını kullanmaya çalıştık. Bostancı barakalarının surların çevresini kirlettiği gerekçesiyle yıkılması, İsmail Paşa Bostanı’nın rekreasyon alanına dönüştürülmeye çalışılması, sur restorasyonları sırasında bostanlara müdahale edilmesi, millet bahçesi projeleri ya da İSKİ’nin altyapı çalışmaları gibi pek çok farklı müdahaleyle karşılaştık. Her seferinde dünya mirası alanı, SİT alanı, tescilli kültür varlığı gibi statülerden; 2863 sayılı yasadan, uluslararası ilke ve sözleşmelerden yararlanarak müdahil olmaya çalıştık. Bir anlamda bürokrasi ve teknokrasinin araçlarını kültürel mirasın korunması lehine kullanmaya çabaladık. Arkeologlar olarak ürettiğimiz belgeler, koruma kurullarına yaptığımız başvurular ve yürüttüğümüz bürokratik süreçler bu müdahalenin araçlarıydı. Bu, resmi miras sistemi içinde kalarak geliştirmeye çalıştığımız bir mücadele hattıydı ve dönem dönem belirli etkiler de yarattı.

Diğer yandan, bostanın da en az sur kadar bu alanın bir bileşeni olduğunu anlatan düşünsel mücadeleye katkı vermeye, resmi miras düşüncesini aşmaya çalıştık. Bu süreçte çok geleneksel yaklaşımlarla da karşılaştık. Bize “marul lobisi” diyenler oldu. Belediye meclisinde “Domatesin tarihi mi olur?” dendi.

Aslında kültürel miras kavramı da zaman içinde dönüşüyor. Başlangıçta daha çok anıtların korunmasına odaklanan bir yaklaşım vardı. Sonra anıtların çevresine, ardından o çevrede yaşayan insanlara bakılmaya başlandı. Bugün artık yalnızca fiziksel varlıkları değil, onları oluşturan ilişkiler ağını da anlamaya çalışan bir alan haline geldi kültürel miras çalışmaları. Ama akademide ve daha geleneksel çevrelerde hâlâ eski anıt merkezli yaklaşım hükmünü sürdürüyor.

Bu mücadele boyunca karşılaştığımız tehditler de hep benzerdi. Surların iç tarafındaki bostanları park ve rekreasyon alanına dönüştürmeye çalıştılar. Çünkü surun çevresinin steril, temiz ve kontrollü görünmesi gerektiği düşünülüyordu.

Oysa Belgradkapı Kilisesi’nin bostanında gördüğümüz gibi görüntü mazeretinin altında yatan sürekli bir yapılaşma baskısı vardı. Vakıfların ve yerel yönetimlerin burada yeni projeler geliştirme arzusu hiç bitmedi. Biz, “burası bostandır ve bostan olarak korunmalıdır” dediğimizde ise “kent tarımı parkı” gibi projeler ortaya çıktı. Ama bu projelerde bostancı yoktu. Tarım, gerçek bir üretim pratiği olmaktan çıkıp peyzaj dekoruna dönüşüyordu. Millet Bahçesi projeleri ya da restorasyon süreçleri de benzer sorunlar yarattı. Çünkü bostan, kültürel mirasın bir bileşeni olarak tanınmıyordu. Temel problem aslında şuydu: Çok katmanlı ve çok özneli bir alanı tek tipleştirmek.

Ben hem Arkeologlar Derneği’nde hem de bireysel olarak bu mücadeleye dahil olurken iki eksende hareket etmeye çalıştım. Birincisi, daha kapsayıcı bir koruma anlayışını savunmak. İkincisi ise bütün eleştirilerimize rağmen resmi miras sisteminin araçlarını etkin biçimde kullanmak.

Piyalepaşa Camii Bostanı: tescillenen ve aktif olan tek bostan

Bu bağlamda Piyalepaşa Bostanı önemli bir örnek oldu. Piyalepaşa Camii’nin bir parçası olarak varlığını sürdüren bu bostan, vakfiye kayıtlarında da geçen tarihsel bir üretim alanıydı. 2015’te burada bir yeraltı otoparkı ve gasilhane projesi gündeme geldi. Biz de Arkeologlar Derneği, Beyoğlu Kent Savunması ve Direnen Üretici-Tüketici Kolektifi (DÜRTÜK) olarak koruma kuruluna başvurduk. Dedik ki: “Burası en az altı yüz yıldır bostan olarak kullanılıyor. Buradaki tarım pratiği, somut olmayan mirasın uygulandığı bir alan oluşturuyor. Bu nedenle kültürel peyzaj değerine sahip ve kültür varlığı olarak tescillenmeli.” Açıkçası olumlu sonuç almayı beklemiyorduk. Koruma kurulu gerçekten de bostanı kültür varlığı olarak tescilledi.

Bugün İstanbul kültür varlığı envanterinde bildiğim kadarıyla tescilli iki bostan alanı bulunuyor. Biri Arnavutköy’de 1976 senesinde tescillenmiş ve en son otopark olarak kullanıldığı kayda geçmiş. Neden ve nasıl bostan olarak tescillendiğini bilmiyoruz. Diğeri ise Piyalepaşa Bostanı. Dolayısıyla aslında kültür varlığı olarak tescilli ve hala aktif tek bostan alanı Piyalepaşa. 

Otopark ve gasilhane projesi durduruldu ama süreç burada bitmedi. Bir süre sonra bostanın önünde “Tarihi bostan restorasyon projesi” başlıklı bir billboard ortaya çıktı. Biz de şunu sorduk: “Bostan nasıl restore edilir?” Koruma kurullarının önüne genellikle cami restorasyonları, sur restorasyonları gelir. Ama bir bostan restorasyonunu hangi kriterlerle değerlendireceklerdi? Önce tabii İstanbul Ağaç ve Peyzaj’a gittik: “Kurul kararı olmadan bu alana bir restorasyon projesi hazırlayamazsınız” dedik. “Bir şey yapmayacağız sadece bostanı restore edeceğiz. Onun için de gerekir mi?” minvalinde bir cevap verdiler. “2860 sayılı yasaya göre gerekiyor. Çünkü burası kültür varlığı olarak tescillenmiş” dedik ve konuyu koruma kuruluna taşıdık. Koruma kurulu da kendisine başvurulmadan burada bir proje üretilemeyeceğini söylediği bir yazıyı ilgili belediyeye göndererek uyarmış oldu.

Bir bostan nasıl korunur?

İşte biz de bu arada bir bostanın nasıl korunacağı sorusunun peşine düşerek yukarıda saydığım bileşenleri ve Yedikule bostan mücadelesindeki arkadaşları çağırarak çeşitli toplantılar ve çalıştaylar yaptık. Masadaki restorasyon projesinde bostan dörde bölünmüştü; bir yerde “Akdeniz yeşilliği”, başka bir yerde salatalık, marul gibi etiketler yer alıyordu. Belki doğrudan zararlı bir müdahale değildi ama bu rastgele yerleştirme tarihi bir bostanın korunması bağlamında yeterli miydi? Biz o güne kadar daha çok bostana ne yapılmaması gerektiğini tartışmıştık; oysa bostanı nasıl koruyacağımızı da tarif etmemiz gerekiyordu. Ve sonunda “Piyalepaşa Bostanı Koruma-Kullanma Koşulları Kılavuzu”nu hazırladık. Koruma kuruluna da “Gelecek projeleri bu kılavuza göre değerlendirmenizi talep ediyoruz” dedik. Kurul da bu metni referans alarak bazı kriterler belirledi. Böylece elimizde proaktif bir koruma aracı oluştu. Daha sonra belediyeler farklı projelerle tekrar geldiklerinde, elimizde bu karar olduğu için müdahale etme şansımız oldu. 

Peki, koruma kılavuzu böyle diyordu ama bunu nasıl uygulamaya çevirecektik? Bunun üzerine İstanbul Kent Konseyi ve gayriresmî olarak bir araya gelen Piyalepaşa Bostanı Dayanışması bileşenleriyle birlikte bir yönetim planı hazırlamaya başladık. Şimdi ise bu planı kamusal bir zemine taşıyıp daha geniş paydaş gruplarla tartışmaya açacağımız bir dönemin eşiğindeyiz.

Yedikule Bostanları’nı koruma mücadelesi elbette Piyalepaşa’dan daha önce başlamıştı. Piyalepaşa’daki süreç ise 2015’te gündeme geldi; ancak burada elde edebildiğimiz sonuçlar büyük ölçüde Yedikule’de biriken deneyimin ürünüydü. Buna rağmen, Yedikule için yaptığımız tescil başvurusunda aynı sonucu alamadık. Çünkü burada geleneksel koruma yaklaşımıyla daha sert biçimde karşı karşıya geldik. Özellikle Peribolos ve hendeklerdeki bostanların surlarla doğrudan ilişkisi, koruma kurulları için kabul edilmesi zor bir durumdu. Bu yüzden bostan alanlarını kültür varlığı olarak tescillemeyi kabul etmediler. Yalnızca bazı su kuyuları, havuzlar ya da bostancı evi gibi geleneksel mimari öğeler tekil olarak tescillendi. Ama bostan alanlarını bir bütün olarak kültür varlığı altında tanımadılar.

Miras yaklaşımındaki eksiklerin farklı kent mücadele alanlarına yansıması

Bu çok katmanlı arkeolojik varlık bana bugün Haydarpaşa’da yaşanan tartışmaları hatırlatıyor. Orada da uzun yıllardır süren, gar işlevini korumaya çalışan bir mücadele var. Çünkü mesele yalnızca binanın korunması, oranın bir otel, müze ya da kültür merkezine dönüşmesi değil; kentin ulaşım mirasını, başka coğrafyalarla kurduğu ilişkilerin izlerini ve bu hareketliliğin hafızasını taşıyan gar alanının gündelik yaşam içinde, doğal bir dönüşüm geçirerek varlığını sürdürmesidir. Ancak raylar yenilenmeye çalışılırken, hemen altından antik Kalkedon’un daha önce bölgede hiçbir yerde bu kadar bütünlüklü ve çok katmanlı biçimde karşılaşmadığımız kentsel dokusu ortaya çıktı. Bunun üzerine resmi miras söylemi bu kez “artık burası gar değil, arkeolojik park olmalı” demeye başladı; ya da en fazla, sembolik işlevi olan bir gar olarak kalabileceği öne sürüldü. Aslında burada da karşımıza aynı çatışma çıkıyor: Bir yanda son derece önemli bir arkeolojik katman, diğer yanda ise kentin hafızasını taşıyan gar katmanı.

Aslında aynı çatışma burada da var. Alttaki arkeolojik katman da önemli, üstteki gar işlevi de. Ama mesele A ya da B’yi seçmek değil. Bu katmanları birlikte yaşatacak yolları bulmak. Bence kimsenin, hiçbir mesleki örgütün tek başına cevap veremeyeceği meselelerden biri bu.

Kent tarımının miras sayıldığı örnekler: Bamberg ve Pedralbes Manastırı

Bir tane de iyi örnekten bahsedeyim: Almanya’daki Bamberg kenti. UNESCO Dünya Mirası alanı olan bu kentte, kent tarımı dünya mirası tanımının bir parçası olarak kabul edilmiş durumda. Bizde ise 1980’lerde yapılan tanımlara takılı kalındığı için bostan kimliği hâlâ dünya mirası sistemi içinde resmi olarak tanınmıyor. Sadece 2015’te üretilen alan yönetim planında bir referans veriliyor. Ama ondan sonraki yönetim planlarında o referans da kaybolmuş durumda.

Bir başka örnek de Barselona’daki Pedralbes Manastırı Bostanı. Bu ortaçağ manastırının bostanı yaklaşık yüz yıl önce kaybolmuş. Birçok örnekte gördüğümüz gibi, eskiden her manastırın kendi bostanı bulunuyordu. Bunun nedeni yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda manastır yaşamının dışarıya bağımlı olmamayı öngören ilkeleri. Dolayısıyla bu manastırın da bir dönem oldukça aktif bir bostanı varmış. Biz burada mevcut bostanları korumaya çalışırken onlar kaybolmuş bostanı yeniden ortaya çıkarmak ve canlandırmak üzere arkeologları göreve çağırmışlar. Sadece arkeologlar da değil; tarihçiler, arkeobotanikçiler, mimarlar, müzeciler, çevre eğitimcileri vb. alanlardan kişiler bir araya gelerek, birlikte çalışarak bu bostanı yeniden ortaya çıkarmışlar. Arşivleri incelemişler, Amerika’nın keşfinden önce bölgede yetiştirilen bitkileri tespit etmişler ve yadigar tohumlara ulaşmaya çalışmışlar. Sonunda bostanı yeniden kurmuşlar. Bugün yeniden ekip biçiyorlar. Belki deneysel arkeoloji gibi görülebilir ama yine de başka bir yaklaşım ihtimalinin mümkün olduğunu, günümüzde uygulanabilirliğini gösteriyor. Bizim elimizde de örneğin 10. yüzyıldan kalan Geoponika’dan başlamak üzere İstanbul tarımına dair pek çok kılavuz var. Neden Panagia Kilise Bostanı yahut İsmailpaşa Bostanı’ndan başlamak üzere tüm sur bostanları bu tür çalışmalarla yaşatılmasın? 

Aslında bütün bu meselelerde korumayı tek seferlik bir müdahale olarak düşünmemek gerekiyor. Koruma bir süreç olmalı. Buradaki bütün değerlerin ilişkiselliğini güçlendirecek bir koruma anlayışı ancak sürekli müzakereyle mümkün olabilir.

Arkeolojik dokuyla bostanları bir arada korumak mümkün

Suna Kafadar: Alessandra Ricci de sabahki yürüyüşümüzde ilişkisellik ve bütüncüllük meselesine vurgu yaptı. Diyelim mevcut sorunlarımız yok, koşullar ideal. Bütüncül bir koruma sence, bir arkeolog gözüyle neye benzerdi?

Yiğit Ozar: Bütün eski ve yeni kurumsal şapkalarımı bir kenara bırakarak yanıt verme hakkımı kullanmak istiyorum.

Koruma ve koruma müdahalesini aslında tek bir proje, bir kerede yapılacak bir müdahale ve onun karşılığında ortaya çıkacak mekân olarak görmememiz gerekiyor. Bence bunu bir süreç olarak görüp örgütleyebilmeliyiz. Dolayısıyla bütünleşik bir koruma ya da buradaki bütün değerlerin ilişkiselliğini güçlendiren bir koruma nasıl olabilirdi? İşte bostancılarla ve buradaki diğer bütün öznelerle konuşarak ve sürekli ara çözümler bulmaya çalışarak.

Şimdi bazen hakikaten, biraz önce de söyledim, Silivrikapı Hipojesi gibi bir örneğin olduğu yere doğrudan bir bostan alanı yapamayabiliriz. Somut bir örnek olarak veriyorum. Ama ona denk düşen alanlarda bostanlar var. Soru, “Peribolos’da bostan olur mu olmaz mı?” değil. Asıl mesele, hangi alanlarda hangi işlevlerin birlikte yaşayabileceğini tartışabilmek. Neresini arkeolojik katmanı araştırmak ve sergilemek için kullanacağız? Nerede bostanın varlığını sürdürebileceğiz? Bir bostanın altında şu an görmediğimiz bir arkeolojik dokuyla, düşük bir ihtimal olsa da, karşılaşabiliriz. O zaman oradaki bostanı yerinden etmeli miyiz, edersek onu başka bir alanda nasıl buradaki bostan sistemini bozmadan sürdürebiliriz? Bu tür soruları sorabiliyor, bir mekânsal konu olarak tartışabiliyor, tüm bunları müzakere edebiliyor olmalıyız. Ve sonuçta başka bir hibrit mekân ortaya çıkacak. 

Hepimizin ilkeleri var ama ezberlerden kaçarak, o alanlarda aktif öznelerin yaşam koşullarını düşünerek tartışabildiğimiz bir süreçte, buradaki mekânsal tahayyülü birlikte kurabiliriz diye düşünüyorum. Bugün bunlara dair ayrıntılı yanıtlarımız yok. Belediyelerin, bakanlıkların, kurulların kendi süreçleri var. Ama belki de en önemli ihtiyaç, bütün bu farklı öznelerin birlikte düşünülebildiği yeni mekanizmalar kurmak. UNESCO’nun İstanbul’la ilgili kararlarında sürekli bir “Kara Surları Koruma Master Planı” ihtiyacından söz edilmesi de aslında buna işaret ediyor. Çünkü mesele yalnızca surların statik sorunlarını çözmek değil; sur peyzajının bütün bileşenlerini birlikte ele almak. Bu nedenle hem resmi koruma mekanizmalarına hem de daha yatay, çok özneli tartışma alanlarına ihtiyaç var.

Yedikule mücadelesi zaten uzun yıllar boyunca böyle bir dayanışma ağı üzerinden ilerledi. Gıda politikalarıyla ilgilenenler, kültürel miras savunucuları, kent hareketleri, kent tarımıyla uğraşanlar… Çok farklı alanlardan insanlar bir araya geldi. Belki de bugün hâlâ en önemli mesele, bu ortak zemini güçlendirmek.

Katılımcı: Peki sivil alanları biraz daha görünür kılmak ve belki de genişletmek mümkün olabilir mi? Bunu sadece gönüllü katılım anlamında söylemiyorum; konuyla ilgili farklı düzeylerde çok sayıda sivil alan zaten var. Şu an daha küçük ölçekli bir çalışma ortamı var, ama üniversiteleri ve diğer sivil inisiyatifleri de sürece katarak bunu büyütmek mümkün mü?

Yiğit Ozar: Aslında pek çok kent mücadelesi uzun soluklu deneyimler içeriyor. Biz de Yedikule örneğine, bu mücadelenin hangi kesitinden baktığımıza bağlı olarak farklı bir çerçeve kuruyoruz. Bu sorunun cevabı da buna bağlı. 2013 ve sonrasında, bostanlara müdahalelerin arttığı ve buna paralel olarak savunmanın da yoğunlaştığı döneme baktığımızda, Yedikule bostanlarında farklı bileşenlerin bir araya geldiğini görüyoruz. Gıda politikası üzerine mücadele edenler, kültürel mirasın korunmasına odaklananlar, kent tarımı alanında çalışanlar ve farklı kentsel hareketlerden gelip sürece dahil olan aktörler var.

Aslında sivil alandaki kent hareketlerinin farklı boyutlarını temsil eden bir dayanışma ağından söz ediyoruz. O dönemde “Yedikule Bostanları Girişimi” dediğimiz yapı da bu çeşitliliği taşıyordu. Ancak bunlar uzun soluklu mücadeleler olduğu için, mücadelenin ritmi, yoğunluğu ve örgütlenme ölçeği zaman içinde değişebiliyor. Kimi dönemlerde daha geniş katılımlı ve görünür bir örgütlenme ortaya çıkarken, kimi dönemlerde daha sınırlı aktörlerle ama sürekliliğini koruyan bir mücadele hattı devam ediyor. Elbette sizin de söylediğiniz gibi, yeni öznelerin sürece katılabilmesi önemli. Ancak bunun kadar önemli olan bir başka konu da mevcut öznelerin ürettiği bilgi ve deneyimin belgelenmesi, kurumsal hafızaya dönüştürülmesi ve yeni katılanlar için erişilebilir kılınması. 


* Bu atölye, Mekanda Adalet Derneği’nin (MAD) ile Diyarbakır Kültür Varlıklarını Koruma Derneği (DKVD) iştirakiyle Bediz Yılmaz, Kiraz Özdoğan ve Suna Kafadar danışmanlığında CultureCIVIC Kültür Sanat Hibe Programı desteğiyle yürüttüğü “Yedikule Bostanları ve Hevsel Bahçelerini Bir Arada Düşünmek: İstanbul ve Diyarbakır’da Tarımsal Kültür Mirasını Geleceğe Nasıl Taşımalı?” başlıklı proje kapsamında düzenlenmiştir.

Suna Kafadar: Bugün sizlere arkeolog Yiğit Ozar’ı tanıtabildiğim için çok mutluyum. Yiğit’i yakaladığımız için çok şanslıyız, kendisi bostan mücadelesinin kalelerinden biri. Tarihi Yedikule bostanlarını koruma mücadelesi başladığında Arkeologlar Derneği başkanıydı. Mücadeleyi çok doğal bir şekilde birlikte büyüttüğümüz, hatta hukuki süreçlerle mahkemelere ve kamuoyuna taşıdığımız dönemde; belgeleri hazırlayan, suç duyurusunda bulunan, koruma metinleri hazırlayan, bizi destekleyen ilk kurum Arkeologlar Derneği’ydi. Sürecin kurumsal ve hukuki ayağını ilk etapta Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi adına Yiğit taşıdı. Yiğit 2024’den bu yana Europa Nostra Türkiye yönetim kurulu başkanı. 6 Temmuz 2013’te İsmail Paşa Bostanı’na giren ilk buldozerden sonra haberlerin çıkmasının ardından alana gelen Yiğit, o zamandan bu yana surlarda, bostanlarda ve bostancılarla birlikte. Arkeologlar Derneği’nin bu dönemdeki dahiliyeti yalnızca bostanların korunması adına önemli değildi, arkeologları da bu meseleye dahil etme açısından da öncüydü.

Çünkü mücadele sırasında arkeologlarla çok çatıştık. Sabahki bostan yürüyüşü sırasında Alessandra Ricci’nin de anlattığı gibi, pek çok arkeolog için esas korunması gereken surların kendisi. Bostanlar ise ya surlara zarar veren unsurlar olarak görülüyor ya da en iyi ihtimalle “olmasa da olur” kategorisinde önemsiz alanlar olarak değerlendiriliyor. Arkeologlar Derneği ise bu yaklaşımı kıran, arkeolojiyi farklı disiplinlerle buluşturan yerlerden biri oldu. Müdahil arkeolojinin en güzel örneklerinden birini oluşturdu. Evet şimdi Yiğit’i dinleyebiliriz.

Yiğit Ozar: Teşekkür ederim Suna. Gerçekten bostanları keşfetmek için çok güzel bir gün. Suna bu etkinlik için beni davet ettiğinde konuşma başlığına da baktım: “Kent mücadelesi ve arkeoloji üzerinden müdahil olmak.” Bunun üzerine düşünmeye başladım. Nasıl bir konuşma yapmak gerekir diye.

Öncelikle şunu söylemek lazım: Bu okulun ve yürüttüğünüz atölyenin teması iki bostan alanı etrafında şekilleniyor. Biri Diyarbakır’daki Hevsel Bahçeleri; surlarla bütünleşik bir alan. Diğeri ise İstanbul Kara Surları ve onlarla bütünleşmiş bostanlar.

2013’te bu mesele gündeme geldiğinde, Hevsel Bahçeleri’nin de kentsel koruma açısından oldukça aktif bir gündemi vardı. Bu iki alanın benzerliği mücadele pratiği içinde sık sık karşımıza çıkan bir konuydu. Hatta o dönem Tarih Vakfı’nda Yıldız Salman’ın bu konuda bir sunumu olmuştu.

Sonra bu söyleşinin adını görünce şunu düşündüm: Arkeolojinin, Yedikule Bostanları diyebileceğimiz Kara Surları çevresindeki kent mücadelesine dahil olması nasıl gerçekleşti? Ben de bugün anlatacaklarımı dört başlık altında toparlamaya çalıştım.

Mirası nasıl tanımlıyoruz?

İlki, mirası tanımlamak ve yeniden keşfetmek meselesi. Alessandra’nın sabah yaptığı konuşma da bu açıdan çok önemliydi. Alessandra, Kara Surları ile çevresindeki kırsal peyzajın nasıl birlikte geliştiğini, zaman zaman çatıştığını ama bu çatışmaların sonunda kendini yeniden üreten hibrit mekânlar yarattığını anlattı.

Ben bu meseleyle nasıl karşılaştım? 6 Temmuz 2013’te İsmail Paşa Bostanı’nda rekreasyon alanı yapılmasına yönelik bir proje nedeniyle yıkım çalışması başlamıştı. O dönem Aleksandar Shopov, Suna ve farklı disiplinlerden arkadaşlarımız sahadaydı. Onların açık çağrısıyla ben de alana geldim.

İlk refleksim, açıkçası, pek çok meslektaşım gibi oldu. Kara Surları gibi 1600 yıllık bir anıtın yanında, arkeolojik potansiyeli yüksek katmanların üzerinde dozerler çalışıyordu. “Burada ne oluyor?” sorusuyla alana giderken, aklımdaki ilk düşünce bu iş makinelerinin oluşturacağı tahribattı.

Ama o sırada başka bir katmanla karşılaştım; bugün üzerine konuştuğumuz bostan katmanıyla. Bunu Dernek gündemine taşıdığımızda, bir kent hareketinin içinden mirasın farklı bir katmanını arkeolojik katmanla birlikte tartışabileceğimiz bir zemin bulmaya başladık.

Burada geleneksel bakış açısıyla bir çelişki vardı. Bana göre çelişki değildi ama geleneksel yaklaşımı savunan meslektaşlarımız açısından öyleydi. Çünkü Anadolu’da tarih öncesi katmanları biriktiren höyüklerin tahribat yöntemlerinden biri tarım olarak kaydedilir. Tarım yapılan arazi zamanla katmanlarını kaybeder; höyükler düzleşmeye başlar ve arkeolojik izler yok olur.

Bugün büyük ölçekli projelerin arkeolojik alanlara verdiği zarar düşünüldüğünde bu daha “naif” bir müdahale gibi görünebilir. Ama uzun vadede arkeolojik katmanları ciddi biçimde aşındıran bir süreçtir.

Dolayısıyla bu bakış açısını Kara Surları’na taşıdığınızda şöyle bir ezber oluşuyor: “Surların çevresinde tarım yapılamaz, çünkü bu tarım surlara zarar verir.” Biz mücadeleye biraz da bu gerilimi tartışarak dahil olduk.

Ama önce şunu sormamız gerekiyordu: Mirası nasıl tanımlıyoruz?

Bir resmi miras sistemi var. Mevzuata dayalı tanımlar var; tescilli kültür varlığı, UNESCO Dünya Mirası sistemi, sit alanı gibi. Kara Surları da İstanbul’un Dünya Mirası alanlarından biri. Aynı zamanda kentsel ve tarihi sit alanının parçası.

Fakat bütün bu tanımlar, daha çok surların anıtsal varlığına odaklanıyor. Koruma rejimi de buna göre şekilleniyor.

Öte yandan bu resmi sistem içinde bostanların ortadan kaldırıldığı örnekler gördük. Peribolos’taki bostanlar 2021 restorasyonu sırasında yok edildi. Mevlanakapı’daki iç kısımda Millet Bahçesi projesiyle yerleşim dokusu dönüştürüldü. Bunlar da “yenileme alanı” gibi başka yasal düzenlemeler aracılığıyla gerçekleştirildi.

Peki daha kapsayıcı bir miras tanımı yapmaya çalışsak neye benzerdi?

Burada arkeolojik katmanlar var: Surlar var; Bizans ve Osmanlı döneminden kalma başka anıtsal öğeler var; mezarlık alanları var—çünkü surlar tarihsel olarak yaşayan kentle ölüler kentinin sınırını oluşturur— manastırlar, camiler, külliyeler, ayazmalar, mahalleler var. Ve bütün bunların arasına bostanlar giriyor. Dolayısıyla burada yalnızca fiziksel varlıklar değil, somut olmayan değerler de söz konusu. Resmi miras sistemi, bu geniş bağlamın ancak küçük ve daha donuk bir kısmını koruyabiliyor. Oysa “Burada ne var? Burası nedir?” diye sorduğumuzda, çok daha geniş bir çerçeveden düşünmemiz gerekiyor. Bu da formalitenin dışına çıkmak, ezberlenmiş tanımların ötesinde burası bize ne öğretebilir diye düşünmek demek.

İsterseniz buna kültürel peyzaj deyin, isterseniz biyokültürel alan. Yeni kavramlar da üretebiliriz. Ama sonuçta burada birbirine dolanmış ilişkiler ağı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Çok katmanlılık dediğimiz şey yalnızca zamansal bir birikim değil. Surun, bostanın, bostancının, külliyenin, manastırın ve ayazmanın birbirine bağlı olduğu bir yapıdan söz ediyoruz. Bunların hepsi birlikte kentsel mekânı oluşturuyor.

Antik çağdan beri surlarla tarım alanları arasında bir ilişki var. Teodosius dönemine ait bir imparatorluk kararnamesi bu bostanlardan bahsediyor. Sabah oturumunda Alessandra bu tarım alanları üzerine surların bir mega proje olarak inşa edildiği zaman nasıl bir çatışma çıktığını ve nasıl bir uzlaşma yolu bulunduğunu anlattı. Buranın günümüze gelmesini nasıl etkiledi bunu bilebiliyoruz.

Osmanlı döneminde ise, yine dün Ayhan Han’ın anlattığı gibi, hendeklerin surların işlevini kaybetmesiyle zamanla buradaki bostan alanlarına dahil olduğunu tarihsel veriler eşliğinde okuyabiliyoruz. Yani bostan ayrı, sur ayrı şeyler değil. Hepsi birbirine bağlı. 

Ayrıca burada kendine has bir ekosistem mevcut. İnsan olmayan varlıkların da bir araya geldiği bir alan burası; belki Bruno Latour’un dediği gibi insan olmayan bütün varlıkları özneleştirdiğimizde buraya bir “parlamento mekânı” tanımlamasıyla da yaklaşabiliriz. Burayı anlamlandırırken bu ilişkiler ağını temel almamız gerekiyor.

Bu bakış açısı arkeolojik ezberi de bozmayı gerektiriyor. Çünkü burası, herhangi bir yerde arkeolojik katmanların üzerine kurulmuş endüstriyel bir tarım alanı değil. Tarih boyunca birlikte var olmuş, birbirini dönüştürmüş bir mekân üretimi söz konusu. Dolayısıyla koruma ilkelerini de buna göre belirlememiz gerekiyor.

Elbette bazı somut durumlar var. Örneğin Silivrikapı Hipojesi’nin üzerini doldurup tekrar bostan yapacak değiliz. Bir vaziyet planı ya da kent planı üzerinde somutlaştırmaya çalıştığımızda bunlar tartışılarak yönetilebilecek meseleler.

Ama eğer bostanı tamamen kaldırırsak, bu mekânın karakterini veren önemli bir bileşeni de ortadan kaldırmış oluruz. O zaman burası yaşayan bir alan değil, yalnızca ziyaret edilen bir yer haline gelir. Müzeleşir. Bir anlamda tükenir, ölür. 

İşte bu sebeple, farklı bileşenlerin birlikte nasıl var olabileceğini tartışan bir zemine ihtiyaç duyduk. 2013’ten beri mücadeleye bu bakış açısıyla dahil olduk. Bir yandan resmi miras sistemini eleştirirken, bir yandan da onun araçlarını kullanmaya çalıştık. Bostancı barakalarının surların çevresini kirlettiği gerekçesiyle yıkılması, İsmail Paşa Bostanı’nın rekreasyon alanına dönüştürülmeye çalışılması, sur restorasyonları sırasında bostanlara müdahale edilmesi, millet bahçesi projeleri ya da İSKİ’nin altyapı çalışmaları gibi pek çok farklı müdahaleyle karşılaştık. Her seferinde dünya mirası alanı, SİT alanı, tescilli kültür varlığı gibi statülerden; 2863 sayılı yasadan, uluslararası ilke ve sözleşmelerden yararlanarak müdahil olmaya çalıştık. Bir anlamda bürokrasi ve teknokrasinin araçlarını kültürel mirasın korunması lehine kullanmaya çabaladık. Arkeologlar olarak ürettiğimiz belgeler, koruma kurullarına yaptığımız başvurular ve yürüttüğümüz bürokratik süreçler bu müdahalenin araçlarıydı. Bu, resmi miras sistemi içinde kalarak geliştirmeye çalıştığımız bir mücadele hattıydı ve dönem dönem belirli etkiler de yarattı.

Diğer yandan, bostanın da en az sur kadar bu alanın bir bileşeni olduğunu anlatan düşünsel mücadeleye katkı vermeye, resmi miras düşüncesini aşmaya çalıştık. Bu süreçte çok geleneksel yaklaşımlarla da karşılaştık. Bize “marul lobisi” diyenler oldu. Belediye meclisinde “Domatesin tarihi mi olur?” dendi.

Aslında kültürel miras kavramı da zaman içinde dönüşüyor. Başlangıçta daha çok anıtların korunmasına odaklanan bir yaklaşım vardı. Sonra anıtların çevresine, ardından o çevrede yaşayan insanlara bakılmaya başlandı. Bugün artık yalnızca fiziksel varlıkları değil, onları oluşturan ilişkiler ağını da anlamaya çalışan bir alan haline geldi kültürel miras çalışmaları. Ama akademide ve daha geleneksel çevrelerde hâlâ eski anıt merkezli yaklaşım hükmünü sürdürüyor.

Bu mücadele boyunca karşılaştığımız tehditler de hep benzerdi. Surların iç tarafındaki bostanları park ve rekreasyon alanına dönüştürmeye çalıştılar. Çünkü surun çevresinin steril, temiz ve kontrollü görünmesi gerektiği düşünülüyordu.

Oysa Belgradkapı Kilisesi’nin bostanında gördüğümüz gibi görüntü mazeretinin altında yatan sürekli bir yapılaşma baskısı vardı. Vakıfların ve yerel yönetimlerin burada yeni projeler geliştirme arzusu hiç bitmedi. Biz, “burası bostandır ve bostan olarak korunmalıdır” dediğimizde ise “kent tarımı parkı” gibi projeler ortaya çıktı. Ama bu projelerde bostancı yoktu. Tarım, gerçek bir üretim pratiği olmaktan çıkıp peyzaj dekoruna dönüşüyordu. Millet Bahçesi projeleri ya da restorasyon süreçleri de benzer sorunlar yarattı. Çünkü bostan, kültürel mirasın bir bileşeni olarak tanınmıyordu. Temel problem aslında şuydu: Çok katmanlı ve çok özneli bir alanı tek tipleştirmek.

Ben hem Arkeologlar Derneği’nde hem de bireysel olarak bu mücadeleye dahil olurken iki eksende hareket etmeye çalıştım. Birincisi, daha kapsayıcı bir koruma anlayışını savunmak. İkincisi ise bütün eleştirilerimize rağmen resmi miras sisteminin araçlarını etkin biçimde kullanmak.

Piyalepaşa Camii Bostanı: tescillenen ve aktif olan tek bostan

Bu bağlamda Piyalepaşa Bostanı önemli bir örnek oldu. Piyalepaşa Camii’nin bir parçası olarak varlığını sürdüren bu bostan, vakfiye kayıtlarında da geçen tarihsel bir üretim alanıydı. 2015’te burada bir yeraltı otoparkı ve gasilhane projesi gündeme geldi. Biz de Arkeologlar Derneği, Beyoğlu Kent Savunması ve Direnen Üretici-Tüketici Kolektifi (DÜRTÜK) olarak koruma kuruluna başvurduk. Dedik ki: “Burası en az altı yüz yıldır bostan olarak kullanılıyor. Buradaki tarım pratiği, somut olmayan mirasın uygulandığı bir alan oluşturuyor. Bu nedenle kültürel peyzaj değerine sahip ve kültür varlığı olarak tescillenmeli.” Açıkçası olumlu sonuç almayı beklemiyorduk. Koruma kurulu gerçekten de bostanı kültür varlığı olarak tescilledi.

Bugün İstanbul kültür varlığı envanterinde bildiğim kadarıyla tescilli iki bostan alanı bulunuyor. Biri Arnavutköy’de 1976 senesinde tescillenmiş ve en son otopark olarak kullanıldığı kayda geçmiş. Neden ve nasıl bostan olarak tescillendiğini bilmiyoruz. Diğeri ise Piyalepaşa Bostanı. Dolayısıyla aslında kültür varlığı olarak tescilli ve hala aktif tek bostan alanı Piyalepaşa. 

Otopark ve gasilhane projesi durduruldu ama süreç burada bitmedi. Bir süre sonra bostanın önünde “Tarihi bostan restorasyon projesi” başlıklı bir billboard ortaya çıktı. Biz de şunu sorduk: “Bostan nasıl restore edilir?” Koruma kurullarının önüne genellikle cami restorasyonları, sur restorasyonları gelir. Ama bir bostan restorasyonunu hangi kriterlerle değerlendireceklerdi? Önce tabii İstanbul Ağaç ve Peyzaj’a gittik: “Kurul kararı olmadan bu alana bir restorasyon projesi hazırlayamazsınız” dedik. “Bir şey yapmayacağız sadece bostanı restore edeceğiz. Onun için de gerekir mi?” minvalinde bir cevap verdiler. “2860 sayılı yasaya göre gerekiyor. Çünkü burası kültür varlığı olarak tescillenmiş” dedik ve konuyu koruma kuruluna taşıdık. Koruma kurulu da kendisine başvurulmadan burada bir proje üretilemeyeceğini söylediği bir yazıyı ilgili belediyeye göndererek uyarmış oldu.

Bir bostan nasıl korunur?

İşte biz de bu arada bir bostanın nasıl korunacağı sorusunun peşine düşerek yukarıda saydığım bileşenleri ve Yedikule bostan mücadelesindeki arkadaşları çağırarak çeşitli toplantılar ve çalıştaylar yaptık. Masadaki restorasyon projesinde bostan dörde bölünmüştü; bir yerde “Akdeniz yeşilliği”, başka bir yerde salatalık, marul gibi etiketler yer alıyordu. Belki doğrudan zararlı bir müdahale değildi ama bu rastgele yerleştirme tarihi bir bostanın korunması bağlamında yeterli miydi? Biz o güne kadar daha çok bostana ne yapılmaması gerektiğini tartışmıştık; oysa bostanı nasıl koruyacağımızı da tarif etmemiz gerekiyordu. Ve sonunda “Piyalepaşa Bostanı Koruma-Kullanma Koşulları Kılavuzu”nu hazırladık. Koruma kuruluna da “Gelecek projeleri bu kılavuza göre değerlendirmenizi talep ediyoruz” dedik. Kurul da bu metni referans alarak bazı kriterler belirledi. Böylece elimizde proaktif bir koruma aracı oluştu. Daha sonra belediyeler farklı projelerle tekrar geldiklerinde, elimizde bu karar olduğu için müdahale etme şansımız oldu. 

Peki, koruma kılavuzu böyle diyordu ama bunu nasıl uygulamaya çevirecektik? Bunun üzerine İstanbul Kent Konseyi ve gayriresmî olarak bir araya gelen Piyalepaşa Bostanı Dayanışması bileşenleriyle birlikte bir yönetim planı hazırlamaya başladık. Şimdi ise bu planı kamusal bir zemine taşıyıp daha geniş paydaş gruplarla tartışmaya açacağımız bir dönemin eşiğindeyiz.

Yedikule Bostanları’nı koruma mücadelesi elbette Piyalepaşa’dan daha önce başlamıştı. Piyalepaşa’daki süreç ise 2015’te gündeme geldi; ancak burada elde edebildiğimiz sonuçlar büyük ölçüde Yedikule’de biriken deneyimin ürünüydü. Buna rağmen, Yedikule için yaptığımız tescil başvurusunda aynı sonucu alamadık. Çünkü burada geleneksel koruma yaklaşımıyla daha sert biçimde karşı karşıya geldik. Özellikle Peribolos ve hendeklerdeki bostanların surlarla doğrudan ilişkisi, koruma kurulları için kabul edilmesi zor bir durumdu. Bu yüzden bostan alanlarını kültür varlığı olarak tescillemeyi kabul etmediler. Yalnızca bazı su kuyuları, havuzlar ya da bostancı evi gibi geleneksel mimari öğeler tekil olarak tescillendi. Ama bostan alanlarını bir bütün olarak kültür varlığı altında tanımadılar.

Miras yaklaşımındaki eksiklerin farklı kent mücadele alanlarına yansıması

Bu çok katmanlı arkeolojik varlık bana bugün Haydarpaşa’da yaşanan tartışmaları hatırlatıyor. Orada da uzun yıllardır süren, gar işlevini korumaya çalışan bir mücadele var. Çünkü mesele yalnızca binanın korunması, oranın bir otel, müze ya da kültür merkezine dönüşmesi değil; kentin ulaşım mirasını, başka coğrafyalarla kurduğu ilişkilerin izlerini ve bu hareketliliğin hafızasını taşıyan gar alanının gündelik yaşam içinde, doğal bir dönüşüm geçirerek varlığını sürdürmesidir. Ancak raylar yenilenmeye çalışılırken, hemen altından antik Kalkedon’un daha önce bölgede hiçbir yerde bu kadar bütünlüklü ve çok katmanlı biçimde karşılaşmadığımız kentsel dokusu ortaya çıktı. Bunun üzerine resmi miras söylemi bu kez “artık burası gar değil, arkeolojik park olmalı” demeye başladı; ya da en fazla, sembolik işlevi olan bir gar olarak kalabileceği öne sürüldü. Aslında burada da karşımıza aynı çatışma çıkıyor: Bir yanda son derece önemli bir arkeolojik katman, diğer yanda ise kentin hafızasını taşıyan gar katmanı.

Aslında aynı çatışma burada da var. Alttaki arkeolojik katman da önemli, üstteki gar işlevi de. Ama mesele A ya da B’yi seçmek değil. Bu katmanları birlikte yaşatacak yolları bulmak. Bence kimsenin, hiçbir mesleki örgütün tek başına cevap veremeyeceği meselelerden biri bu.

Kent tarımının miras sayıldığı örnekler: Bamberg ve Pedralbes Manastırı

Bir tane de iyi örnekten bahsedeyim: Almanya’daki Bamberg kenti. UNESCO Dünya Mirası alanı olan bu kentte, kent tarımı dünya mirası tanımının bir parçası olarak kabul edilmiş durumda. Bizde ise 1980’lerde yapılan tanımlara takılı kalındığı için bostan kimliği hâlâ dünya mirası sistemi içinde resmi olarak tanınmıyor. Sadece 2015’te üretilen alan yönetim planında bir referans veriliyor. Ama ondan sonraki yönetim planlarında o referans da kaybolmuş durumda.

Bir başka örnek de Barselona’daki Pedralbes Manastırı Bostanı. Bu ortaçağ manastırının bostanı yaklaşık yüz yıl önce kaybolmuş. Birçok örnekte gördüğümüz gibi, eskiden her manastırın kendi bostanı bulunuyordu. Bunun nedeni yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda manastır yaşamının dışarıya bağımlı olmamayı öngören ilkeleri. Dolayısıyla bu manastırın da bir dönem oldukça aktif bir bostanı varmış. Biz burada mevcut bostanları korumaya çalışırken onlar kaybolmuş bostanı yeniden ortaya çıkarmak ve canlandırmak üzere arkeologları göreve çağırmışlar. Sadece arkeologlar da değil; tarihçiler, arkeobotanikçiler, mimarlar, müzeciler, çevre eğitimcileri vb. alanlardan kişiler bir araya gelerek, birlikte çalışarak bu bostanı yeniden ortaya çıkarmışlar. Arşivleri incelemişler, Amerika’nın keşfinden önce bölgede yetiştirilen bitkileri tespit etmişler ve yadigar tohumlara ulaşmaya çalışmışlar. Sonunda bostanı yeniden kurmuşlar. Bugün yeniden ekip biçiyorlar. Belki deneysel arkeoloji gibi görülebilir ama yine de başka bir yaklaşım ihtimalinin mümkün olduğunu, günümüzde uygulanabilirliğini gösteriyor. Bizim elimizde de örneğin 10. yüzyıldan kalan Geoponika’dan başlamak üzere İstanbul tarımına dair pek çok kılavuz var. Neden Panagia Kilise Bostanı yahut İsmailpaşa Bostanı’ndan başlamak üzere tüm sur bostanları bu tür çalışmalarla yaşatılmasın? 

Aslında bütün bu meselelerde korumayı tek seferlik bir müdahale olarak düşünmemek gerekiyor. Koruma bir süreç olmalı. Buradaki bütün değerlerin ilişkiselliğini güçlendirecek bir koruma anlayışı ancak sürekli müzakereyle mümkün olabilir.

Arkeolojik dokuyla bostanları bir arada korumak mümkün

Suna Kafadar: Alessandra Ricci de sabahki yürüyüşümüzde ilişkisellik ve bütüncüllük meselesine vurgu yaptı. Diyelim mevcut sorunlarımız yok, koşullar ideal. Bütüncül bir koruma sence, bir arkeolog gözüyle neye benzerdi?

Yiğit Ozar: Bütün eski ve yeni kurumsal şapkalarımı bir kenara bırakarak yanıt verme hakkımı kullanmak istiyorum.

Koruma ve koruma müdahalesini aslında tek bir proje, bir kerede yapılacak bir müdahale ve onun karşılığında ortaya çıkacak mekân olarak görmememiz gerekiyor. Bence bunu bir süreç olarak görüp örgütleyebilmeliyiz. Dolayısıyla bütünleşik bir koruma ya da buradaki bütün değerlerin ilişkiselliğini güçlendiren bir koruma nasıl olabilirdi? İşte bostancılarla ve buradaki diğer bütün öznelerle konuşarak ve sürekli ara çözümler bulmaya çalışarak.

Şimdi bazen hakikaten, biraz önce de söyledim, Silivrikapı Hipojesi gibi bir örneğin olduğu yere doğrudan bir bostan alanı yapamayabiliriz. Somut bir örnek olarak veriyorum. Ama ona denk düşen alanlarda bostanlar var. Soru, “Peribolos’da bostan olur mu olmaz mı?” değil. Asıl mesele, hangi alanlarda hangi işlevlerin birlikte yaşayabileceğini tartışabilmek. Neresini arkeolojik katmanı araştırmak ve sergilemek için kullanacağız? Nerede bostanın varlığını sürdürebileceğiz? Bir bostanın altında şu an görmediğimiz bir arkeolojik dokuyla, düşük bir ihtimal olsa da, karşılaşabiliriz. O zaman oradaki bostanı yerinden etmeli miyiz, edersek onu başka bir alanda nasıl buradaki bostan sistemini bozmadan sürdürebiliriz? Bu tür soruları sorabiliyor, bir mekânsal konu olarak tartışabiliyor, tüm bunları müzakere edebiliyor olmalıyız. Ve sonuçta başka bir hibrit mekân ortaya çıkacak. 

Hepimizin ilkeleri var ama ezberlerden kaçarak, o alanlarda aktif öznelerin yaşam koşullarını düşünerek tartışabildiğimiz bir süreçte, buradaki mekânsal tahayyülü birlikte kurabiliriz diye düşünüyorum. Bugün bunlara dair ayrıntılı yanıtlarımız yok. Belediyelerin, bakanlıkların, kurulların kendi süreçleri var. Ama belki de en önemli ihtiyaç, bütün bu farklı öznelerin birlikte düşünülebildiği yeni mekanizmalar kurmak. UNESCO’nun İstanbul’la ilgili kararlarında sürekli bir “Kara Surları Koruma Master Planı” ihtiyacından söz edilmesi de aslında buna işaret ediyor. Çünkü mesele yalnızca surların statik sorunlarını çözmek değil; sur peyzajının bütün bileşenlerini birlikte ele almak. Bu nedenle hem resmi koruma mekanizmalarına hem de daha yatay, çok özneli tartışma alanlarına ihtiyaç var.

Yedikule mücadelesi zaten uzun yıllar boyunca böyle bir dayanışma ağı üzerinden ilerledi. Gıda politikalarıyla ilgilenenler, kültürel miras savunucuları, kent hareketleri, kent tarımıyla uğraşanlar… Çok farklı alanlardan insanlar bir araya geldi. Belki de bugün hâlâ en önemli mesele, bu ortak zemini güçlendirmek.

Katılımcı: Peki sivil alanları biraz daha görünür kılmak ve belki de genişletmek mümkün olabilir mi? Bunu sadece gönüllü katılım anlamında söylemiyorum; konuyla ilgili farklı düzeylerde çok sayıda sivil alan zaten var. Şu an daha küçük ölçekli bir çalışma ortamı var, ama üniversiteleri ve diğer sivil inisiyatifleri de sürece katarak bunu büyütmek mümkün mü?

Yiğit Ozar: Aslında pek çok kent mücadelesi uzun soluklu deneyimler içeriyor. Biz de Yedikule örneğine, bu mücadelenin hangi kesitinden baktığımıza bağlı olarak farklı bir çerçeve kuruyoruz. Bu sorunun cevabı da buna bağlı. 2013 ve sonrasında, bostanlara müdahalelerin arttığı ve buna paralel olarak savunmanın da yoğunlaştığı döneme baktığımızda, Yedikule bostanlarında farklı bileşenlerin bir araya geldiğini görüyoruz. Gıda politikası üzerine mücadele edenler, kültürel mirasın korunmasına odaklananlar, kent tarımı alanında çalışanlar ve farklı kentsel hareketlerden gelip sürece dahil olan aktörler var.

Aslında sivil alandaki kent hareketlerinin farklı boyutlarını temsil eden bir dayanışma ağından söz ediyoruz. O dönemde “Yedikule Bostanları Girişimi” dediğimiz yapı da bu çeşitliliği taşıyordu. Ancak bunlar uzun soluklu mücadeleler olduğu için, mücadelenin ritmi, yoğunluğu ve örgütlenme ölçeği zaman içinde değişebiliyor. Kimi dönemlerde daha geniş katılımlı ve görünür bir örgütlenme ortaya çıkarken, kimi dönemlerde daha sınırlı aktörlerle ama sürekliliğini koruyan bir mücadele hattı devam ediyor. Elbette sizin de söylediğiniz gibi, yeni öznelerin sürece katılabilmesi önemli. Ancak bunun kadar önemli olan bir başka konu da mevcut öznelerin ürettiği bilgi ve deneyimin belgelenmesi, kurumsal hafızaya dönüştürülmesi ve yeni katılanlar için erişilebilir kılınması. 


* Bu atölye, Mekanda Adalet Derneği’nin (MAD) ile Diyarbakır Kültür Varlıklarını Koruma Derneği (DKVD) iştirakiyle Bediz Yılmaz, Kiraz Özdoğan ve Suna Kafadar danışmanlığında CultureCIVIC Kültür Sanat Hibe Programı desteğiyle yürüttüğü “Yedikule Bostanları ve Hevsel Bahçelerini Bir Arada Düşünmek: İstanbul ve Diyarbakır’da Tarımsal Kültür Mirasını Geleceğe Nasıl Taşımalı?” başlıklı proje kapsamında düzenlenmiştir.

DÖN