
Hatırlıyorum… Sıcağın gökyüzünden damladığı, zamanın Dicle’nin suyu gibi ağır ama kararlı aktığı o ikindi vakitlerini. Cebimde biriktirdiğim çakıl taşları, avuçlarımda Hevsel’in toprağı… Şehrin surları arkamda dev bir gölge gibi yükselirken, ben o yeşil denizde kaybolurdum.
Dudağımda buz gibi meyan şerbetinin bıraktığı o koyu lezzet… Bardağın dışındaki buğuyu silerken, hayatın en büyük derdi o şerbetin bitmesiydi sanki. Satıcının sırtındaki güğümün tınısı, kuş seslerine karışırdı.
Bak! Tam şurada, ısırgan otlarının arasında bir kıpırtı! Dicle Güzeli… O mavi kanatlı kelebek, sanki güneşin bir parçasını çalmış da Hevsel’in üzerinde gezdiriyor. Nefesimi tutardım onu izlerken. Çünkü her kanat çırpışı bir başka sırrıydı toprağın. Sonra kuşlar başlardı senfonilerine, danslarına… Aynı anda havalanışları gökyüzü tuvalimi boyardı. Söğüt yapraklarının suya değdiği o yerde, Hevsel sadece bir bahçe değildi. Dünyamın başladığı ve bittiği yerdi. Doğa değişiyordu her gün, ben büyüyordum ve büyütüyordum içimde o mavi kanatlı Dicle Güzeli’nin, o yeşil denizin sonsuza dek sürecek oluşunu.


