Mekanda Adalet Derneği (MAD) ve Diyarbakır Kültür Varlıklarını Koruma Derneği’nin (DKVD) birlikte yürüttüğü Yedikule Bostanları ve Hevsel Bahçelerini Bir Arada Düşünmek projesinin ilk atölyesi, Kasım ayının ortalarında, sonbahar güneşinin ısıttığı bir günde İstanbul surlarının Yedikule Kapısı’nda başladı.

Dünyanın en eski kent içi tarım alanlarından biri olan Yedikule Bostanları, Bizans’tan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan günümüze kentin taze sebze ve meyve ihtiyacını karşılayan önemli bir üretim alanı. Bostanlara paralel olarak 5. yüzyılda inşa edilen ve 1985 yılında İstanbul’un Tarihi Alanları kapsamında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilen surları, akademisyenlerin anlatımları eşliğinde gezmeye başladık. Betona hapsedilen, yok edilen İsmailağa Bostanı’ndan, Panagia Kilisesi önündeki yolla ikiye bölünmüş bostanlardan geçerek Sevda ve Recep Kayan’ın bostanına ulaştık. Burada geleneksel üretim teknikleriyle yapılan ekim çalışmalarına tanıklık ettim.

Bostandan toplanan ürünlerle hazırlanan yemeklerin lezzetine akademisyenlerin anlatıları eşlik etti. Atölyenin ikinci gününde ise Kezban ve Dursun Kaplan’ın bostanında misafir olduk. Bostanın içindeki bahçelerinde bizi ağırladılar, büyük bir cömertlikle sofralarını bizimle paylaştılar.

Betonla kuşatılmış bir kentte yaşamı hatırlatan Yedikule Bostanları, unutulmaya yüz tutmuş atalık tohumların takası, saklama yöntemleri ve yeniden üretimi için verilen emek, mücadele ve azmin önemli örneklerini barındırıyor. Kaplan ailesinin bostanlarında, sonbaharda Ekim-Kasım aylarında ve ilkbaharda Mart-Mayıs aylarında konaklayan göçmen kuşlar; tohum ekimi, sulama ve hasadın ritmine eşlik ediyor. Bu bin yıllık üretim kültürünün günümüze ulaşan izlerine ve bostanlardaki yaşamın farklı katmanlarına tanıklık ederek fotoğraflarla belgeledim.

Yedikule Bostanlarında Mahsul Ekimi. Fotoğraf: Fatma İşmen

Sevda–Recep Kayan ve Kezban–Dursun Kaplan’ın Yedikule’deki bostanlarında sürdürdükleri mücadelede binlerce yıllık ekim bilgisi, emek, özveri ve toprağa duyulan derin bağlılık iç içe geçiyor. Bu sesin, bu bilginin ve bu üretim kültürünün geleceğe taşınması için bostanların yaşamaya devam etmesi gerekiyor.

İstanbul Kara Surları ve Yedikule Bostanları. Fotoğraf: Fatma İşmen

Projenin ikinci atölyesi ise 28 Mart’ta, yoğun kar ve yağışın ardından toprağı suya doymuş Hevsel’de başladı.

Diyarbakır İç Kale ve Hevsel Bahçeleri. Fotoğraf: Fatma İşmen

Amid kentinin ilk kurulduğu yerin hemen yanı başında bulunan bahçeler, kentin temel besin kaynağını oluşturduğu için şehrin bu bölgede kurulmasında belirleyici olmuş. Bu nedenle kutsallık atfedilen Hevsel Bahçeleri, yaklaşık sekiz bin yıldır kentin tarımsal üretimine ve yaşamına eşlik ediyor.

Hevsel Bahçeleri. Fotoğraf: Fatma İşmen

4 Temmuz 2015’te UNESCO Dünya Miras Alanı olarak kabul edilen Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri Kültürel Peyzaj Alanı, tarih boyunca birbirinden ayrı düşünülemeyecek iki unsur olarak varlığını sürdürmüş. Nazlı akan Dicle Nehri ve misk kokulu Hevsel Bahçeleri, tarihi kayıtlarda da çoğu zaman birlikte anılmış; binlerce yıl boyunca birbirlerine eşlik etmişler.

Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri. Fotoğraf: Fatma İşmen

Bahçeler nehirden beslenmiş; gül ve reyhan kokulu bostanlar Dicle’nin suyuyla hayat bulmuş. Şehir mi daha eskiydi, yoksa bahçeler mi? Sık ağaçların arasından geçerken hissettiğim ferahlık, yüzlerce kuşun şarkısına karışan sesler ve tepeden baktığımda karşıma çıkan manzara bana Hevsel’i bir türkü, bir destan, bir nefes gibi hissettirdi.

Hevsel Bahçeleri. Fotoğraf: Fatma İşmen

Tarihi kaynaklarda, Hevsel’de yetişen fesleğenlerin yakıldığında Hiten miski gibi koktuğu, halkın kandiller, fenerler, kokulu mumlar ve meşaleler yaktığı; bu ışıklarla gecenin gündüz gibi aydınlandığı ve eğlencelerin karnaval havasında geçtiği anlatılır. Bahçelerden elde edilen reyhan ve kamışlar çadır direklerinin yapımında kullanılmış, kamış ve kerestelerden yapılan “kelek” adı verilen sallar ise ulaşım ve taşımacılıkta önemli bir rol üstlenmiştir. Diyarbakır Surları, Hevsel Bahçeleri ve Dicle Nehri, her Amidlinin “dengê dilê me” dediği ortak hafızanın parçalarıdır.

Hevsel Bahçeleri’nin daha iç kısımlarına gidip onları yakından tanımam 2010 yılına denk geliyor. Beni Hevsel’le tanıştıran fotoğraf oldu. Geç tanıştım Hevsel’le; beni affetsin. Ama sonrasında defalarca gittim, her seferinde yeniden tanıştım.

Atölyenin ilk günü, Gastro İnovasyon Merkezi’nde, Hevsel’e tepeden bakan tarihi yapıda faaliyet gösteren Keyma Kadın Kooperatifi’nde başladı. Akademisyenlerin sunumlarıyla devam eden programın ardından, kooperatifin yemek atölyesinde hazırlanan yöresel lezzetler eşliğinde katılımcılar güzel sofralarda ağırlandı.

İkinci günümüzde, Hevsel Bahçeleri’nin içlerindeki tarihi değirmen ve ding yapılarını yerinde inceleme fırsatı bulduk. Gezi boyunca Arif ve Hikmet Sezgin, Hevsel’deki üretim tekniklerini; Bediz Yılmaz ise Yedikule’deki üretim kültürünü anlattı.

Cemilpaşa Konağı’nda uzmanların Hevsel’in karşı karşıya olduğu sorunları ve riskleri aktardığı oturumun ardından, konakta açılan “Dicle’nin İzinde” sergisini ziyaret ederek atölyemizi tamamladık.

Ancak binlerce yıllık üretim teknikleriyle kentin sebze ve meyve ihtiyacını karşılayan Hevsel Bahçeleri bugün hâlâ çeşitli tehditlerle karşı karşıya. Coğrafyanın iklimine uygun olmayan ürünlerin yetiştirilmesi, bahçelerin ekolojik dengesini ve üretim kültürünü zorlayan risklerden biri. Ürün çeşitliliği, yerel bilgi birikimi ve bu ürünlerin mutfak kültürümüzdeki yeri düşünüldüğünde, binlerce yıllık bu tarımsal kültür mirasını korumak ve sahiplenmek hepimizin ortak sorumluluğu.

Mekanda Adalet Derneği (MAD) ve Diyarbakır Kültür Varlıklarını Koruma Derneği’nin (DKVD) birlikte yürüttüğü Yedikule Bostanları ve Hevsel Bahçelerini Bir Arada Düşünmek projesinin ilk atölyesi, Kasım ayının ortalarında, sonbahar güneşinin ısıttığı bir günde İstanbul surlarının Yedikule Kapısı’nda başladı.

Dünyanın en eski kent içi tarım alanlarından biri olan Yedikule Bostanları, Bizans’tan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan günümüze kentin taze sebze ve meyve ihtiyacını karşılayan önemli bir üretim alanı. Bostanlara paralel olarak 5. yüzyılda inşa edilen ve 1985 yılında İstanbul’un Tarihi Alanları kapsamında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilen surları, akademisyenlerin anlatımları eşliğinde gezmeye başladık. Betona hapsedilen, yok edilen İsmailağa Bostanı’ndan, Panagia Kilisesi önündeki yolla ikiye bölünmüş bostanlardan geçerek Sevda ve Recep Kayan’ın bostanına ulaştık. Burada geleneksel üretim teknikleriyle yapılan ekim çalışmalarına tanıklık ettim.

Bostandan toplanan ürünlerle hazırlanan yemeklerin lezzetine akademisyenlerin anlatıları eşlik etti. Atölyenin ikinci gününde ise Kezban ve Dursun Kaplan’ın bostanında misafir olduk. Bostanın içindeki bahçelerinde bizi ağırladılar, büyük bir cömertlikle sofralarını bizimle paylaştılar.

Betonla kuşatılmış bir kentte yaşamı hatırlatan Yedikule Bostanları, unutulmaya yüz tutmuş atalık tohumların takası, saklama yöntemleri ve yeniden üretimi için verilen emek, mücadele ve azmin önemli örneklerini barındırıyor. Kaplan ailesinin bostanlarında, sonbaharda Ekim-Kasım aylarında ve ilkbaharda Mart-Mayıs aylarında konaklayan göçmen kuşlar; tohum ekimi, sulama ve hasadın ritmine eşlik ediyor. Bu bin yıllık üretim kültürünün günümüze ulaşan izlerine ve bostanlardaki yaşamın farklı katmanlarına tanıklık ederek fotoğraflarla belgeledim.

Yedikule Bostanlarında Mahsul Ekimi. Fotoğraf: Fatma İşmen

Sevda–Recep Kayan ve Kezban–Dursun Kaplan’ın Yedikule’deki bostanlarında sürdürdükleri mücadelede binlerce yıllık ekim bilgisi, emek, özveri ve toprağa duyulan derin bağlılık iç içe geçiyor. Bu sesin, bu bilginin ve bu üretim kültürünün geleceğe taşınması için bostanların yaşamaya devam etmesi gerekiyor.

İstanbul Kara Surları ve Yedikule Bostanları. Fotoğraf: Fatma İşmen

Projenin ikinci atölyesi ise 28 Mart’ta, yoğun kar ve yağışın ardından toprağı suya doymuş Hevsel’de başladı.

Diyarbakır İç Kale ve Hevsel Bahçeleri. Fotoğraf: Fatma İşmen

Amid kentinin ilk kurulduğu yerin hemen yanı başında bulunan bahçeler, kentin temel besin kaynağını oluşturduğu için şehrin bu bölgede kurulmasında belirleyici olmuş. Bu nedenle kutsallık atfedilen Hevsel Bahçeleri, yaklaşık sekiz bin yıldır kentin tarımsal üretimine ve yaşamına eşlik ediyor.

Hevsel Bahçeleri. Fotoğraf: Fatma İşmen

4 Temmuz 2015’te UNESCO Dünya Miras Alanı olarak kabul edilen Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri Kültürel Peyzaj Alanı, tarih boyunca birbirinden ayrı düşünülemeyecek iki unsur olarak varlığını sürdürmüş. Nazlı akan Dicle Nehri ve misk kokulu Hevsel Bahçeleri, tarihi kayıtlarda da çoğu zaman birlikte anılmış; binlerce yıl boyunca birbirlerine eşlik etmişler.

Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri. Fotoğraf: Fatma İşmen

Bahçeler nehirden beslenmiş; gül ve reyhan kokulu bostanlar Dicle’nin suyuyla hayat bulmuş. Şehir mi daha eskiydi, yoksa bahçeler mi? Sık ağaçların arasından geçerken hissettiğim ferahlık, yüzlerce kuşun şarkısına karışan sesler ve tepeden baktığımda karşıma çıkan manzara bana Hevsel’i bir türkü, bir destan, bir nefes gibi hissettirdi.

Hevsel Bahçeleri. Fotoğraf: Fatma İşmen

Tarihi kaynaklarda, Hevsel’de yetişen fesleğenlerin yakıldığında Hiten miski gibi koktuğu, halkın kandiller, fenerler, kokulu mumlar ve meşaleler yaktığı; bu ışıklarla gecenin gündüz gibi aydınlandığı ve eğlencelerin karnaval havasında geçtiği anlatılır. Bahçelerden elde edilen reyhan ve kamışlar çadır direklerinin yapımında kullanılmış, kamış ve kerestelerden yapılan “kelek” adı verilen sallar ise ulaşım ve taşımacılıkta önemli bir rol üstlenmiştir. Diyarbakır Surları, Hevsel Bahçeleri ve Dicle Nehri, her Amidlinin “dengê dilê me” dediği ortak hafızanın parçalarıdır.

Hevsel Bahçeleri’nin daha iç kısımlarına gidip onları yakından tanımam 2010 yılına denk geliyor. Beni Hevsel’le tanıştıran fotoğraf oldu. Geç tanıştım Hevsel’le; beni affetsin. Ama sonrasında defalarca gittim, her seferinde yeniden tanıştım.

Atölyenin ilk günü, Gastro İnovasyon Merkezi’nde, Hevsel’e tepeden bakan tarihi yapıda faaliyet gösteren Keyma Kadın Kooperatifi’nde başladı. Akademisyenlerin sunumlarıyla devam eden programın ardından, kooperatifin yemek atölyesinde hazırlanan yöresel lezzetler eşliğinde katılımcılar güzel sofralarda ağırlandı.

İkinci günümüzde, Hevsel Bahçeleri’nin içlerindeki tarihi değirmen ve ding yapılarını yerinde inceleme fırsatı bulduk. Gezi boyunca Arif ve Hikmet Sezgin, Hevsel’deki üretim tekniklerini; Bediz Yılmaz ise Yedikule’deki üretim kültürünü anlattı.

Cemilpaşa Konağı’nda uzmanların Hevsel’in karşı karşıya olduğu sorunları ve riskleri aktardığı oturumun ardından, konakta açılan “Dicle’nin İzinde” sergisini ziyaret ederek atölyemizi tamamladık.

Ancak binlerce yıllık üretim teknikleriyle kentin sebze ve meyve ihtiyacını karşılayan Hevsel Bahçeleri bugün hâlâ çeşitli tehditlerle karşı karşıya. Coğrafyanın iklimine uygun olmayan ürünlerin yetiştirilmesi, bahçelerin ekolojik dengesini ve üretim kültürünü zorlayan risklerden biri. Ürün çeşitliliği, yerel bilgi birikimi ve bu ürünlerin mutfak kültürümüzdeki yeri düşünüldüğünde, binlerce yıllık bu tarımsal kültür mirasını korumak ve sahiplenmek hepimizin ortak sorumluluğu.

DÖN