Aksi belirtilmedikçe fotoğraflar yazara aittir.

Bir kentin yası nasıl tutulur? Bu kadar acının yasını ne zaman ve nasıl tutacağız? Günlerdir kendime bu soruları soruyorum. Antakya’dayken sevgili Çiğdem’in “Bir Kentin Yasını Tutmak” yazısına denk geldim. Cesaret edip açamadım. Antakya Armutlu Mahallesi’nde, kent merkezinde dolaşırken başlık dönüp durdu kafamda. Kentin yası tutulur mu diye sorup durdum içimden. Ancak İstanbul’a döndüğümde okuyabildim yazıyı. Ne güzel aktarmış oradaki deneyimlerini. Ben de onun gibi günlerce, artık tanıdık gelmeyen sokaklarda dolaşırken, orada geçen çocukluğuma, ergenliğime dair bir şey bulmaya çalıştım. Yaşadığım çaresizliği nasıl aktarabilirim bilmiyorum. Evet, kentimizi kaybettik. Evet, yasını tutmaya ve yeniden inşa etmeye mecburuz. Ama nasıl yapacağız? Bu sorunun cevabını arıyorum günlerdir. Sarıldığım, değdiğim herkesin gözünde aynı soru: Ne olacak? Nasıl yapacağız? Bu sorulara bir katkısı olur mu bilmiyorum. Ancak sokaklarda konuşurken acısına eşlik ettiğim, dokunmaya çalıştığım, fotoğrafını çektiğim herkese, her şeye borçlu hissederek Antakya’da gördüklerimi yazmaya karar verdim.

Depremi duymak

Depremi saat 04.45’te babamın aramasıyla öğrendim. “İyi misiniz?” “İyiyiz…” “Baba çok korktum, biri öldü sandım” diyerek bir anlamda sitem ettim babama, ne olduğunu, ne yaşadıklarını bilmeden, uyku sersemi… İnternete bakıyorum, Maraş 7.4… “Nasıl yani, ne kadar hissetmiş olabilirler ki” diyorum. Babam teleşlanmıştır diye kendimi avutuyorum. En az babam kadar telaşlı olduğunu bildiğim bir arkadaşıma yazdım: “İyi misin, depremi hissettin mi?” diye. Aysel on dakika sonra çığlıklar içinde “Nesime evimiz yıkıldı, mahalle yıkıldı! Kimse yardıma gelmiyor, ne olur yardım çağır!” dedi. Aysel’le konuşurken yataktan fırladım. Elim ayağım tutmaz hâlde, evden birinin ölmediğini ama çok büyük bir yıkımla karşı karşıya olduğumuzu anladım.  Bir süre ne yapacağımı bilmez bir halde odada volta attım. Elimden sadece 112’yi arayıp Antakya’da da yıkımlar olduğunu söylemek geldi. 

İlk şoku atlattıktan sonra orada bulunan herkesin durumunu kontrol etmem gerektiğini algıladım. Bu sırada oturduğum mutfak sandalyesine çakılı kaldım saatlerce… Aklıma gelen herkese yazdım, “İyi misin? Ailen hayatta mı?” diye. Gelen aramalara ve mesajlara, “Benimkiler hayatta, ya seninkiler?” şeklinde yanıt verdim durdum.

Sabah saat 10.00’a yaklaşırken, aynı sofrayı paylaştığım, aynı sokaklarda yürüdüğüm dostlarımdan, ailemden kimsenin ölmediğini öğrenmiştim. Peki şimdi ne yapacaktım? Bunun cevabını bilmez hâlde işyerim olan Postane’ye gittim. Hepimiz birbirimize kendi anladığımız yerden yıkımın boyutunu anlatmaya çalıştık. Hiçbirimiz emin olamıyor, ne olduğunu algılayamıyorduk. 10 şehir… Nasıl olabilir bu? Nasıl böylesi büyük bir felâketin içindeyiz, kavrayamıyorduk. 

Gün içinde artık Antakya’dan videolar gelmeye başlamıştı. Gördüğüm hiçbir yer tanıdık gelmiyordu. Ya da belki de ben tanımamak için çaba sarf ediyordum. Konuştuğum herkes “Nesime Antakya yok oldu. Samandağ, Armutlu yok oldu” diyordu. Yok canım diyordum, nasıl yok olur?

Ne yapmam gerektiğini bilmez bir hâlde günü bitirdim. Akşam saatlerinde Düzce Depremi tanıklarından bir hocam beni aradı. “Peki şimdi ne olacak” diye sormuş bulundum. Duyduğum birkaç cümle sonrasını dinlemeye gücüm olmadı. Telefonu kapattıktan sonra kendimle bir kavgaya girdim. “Nasıl burada durabiliyorsun? Şimdi yatağa geçip nasıl uyuyabileceksin?” diye. Giremedim yatağıma, uyuyamadım da. Gün ağarana kadar çatıştım, durdum kendimle… Sabah olduğunda Antakya’ya gitmeye karar vermiştim. Elimden bir şey gelir miydi, bilmiyordum. Ama orada olmak, acıya ortak olmak, görmek, duymak zorundaydım. 

Yol

Öğrendiğimiz birincil ihtiyaçları araba bagajına doldurarak Salı akşamı yola koyulduk. Kuzenlerimle çıktığım bu yolculukta birbirimizi göreceklerimiz karşısında güçlü olmamız gerektiği konusunda telkin etmeye çalışıyorduk. Şurası da yıkılmış, burası da yok olmuş haberleri eşliğinde… Edindiğimiz bilgilere, gördüğümüz videolara rağmen henüz hiçbirimiz doğduğumuz, büyüdüğümüz kenti kaybettiğimizin farkında değildik. Hatay’a yaklaşırken durduğumuz benzin istasyonlarında hiçbir şeyin kalmamış olması, yanımızdan geçen ambulans ve kepçeler, içine gireceğimiz kaosun habercisi oldu. 

Öğlen saatlerinde bize gelen yardım taleplerini ulaştıra ulaştıra doğduğumuz belde olan Harbiye’ye doğru devam ettik. Beldeye doğru giderken şehir merkezinin bir kısmını gördüm. Uzun bir süre donup kalmış olmalıyım ki kuzenimin beni sarsmasıyla kendime geldim. “Lütfen, güçlü olmalıyız” dedi. Güçlü olmalı mıyız? Ne kadar güçlü olmalıyız bunu kaldırmak için, bilmiyordum… Kent merkezinde yoğun bir kaos ve trafik vardı. Normal zamanda yarım saatte varacağımız yere ancak 5 saatte varabilmiştik.

Beldeye vardığımızda artık akşam olmak üzereydi. Araçtan indim. Annem geleceğimden habersizdi. Ailemin bulunduğu yere doğru yürüdüm.

Evin enkazı

Annemin doğup büyüdüğü, Ekrem Dayımın (depremden 50 gün önce kaybettik) sofrasında tüm aileyi yıllarca buluşturduğu, benim iki filmde mekân olarak kullandığım canım evin enkazıyla karşılaştım. Bilmiyordum, söylememişlerdi evi kaybettiğimizi. Enkazın önünden geçerek ailemin yanına ulaştım. Birçok kişiden çok daha şanslı olduğumdan utanarak, bir yandan sevinerek, onlara sarıldım. Anneme, babama kardeşlerime, teyzelerime, kuzenlerime…

Su yok

Antakya’ya varmadan önce İstanbul’da, yolda giderken yaptığım tüm konuşmalar “Nesime, buraya bir şey gelmedi, içecek suyumuz bile yok ” şeklindeydi. Geçirdiğim uzun yolculuğun sonunda Antakya’ya varmamla birlikte Türkiye’nin çeşitli yerlerinden oraya yardımların yavaş yavaş ulaşmaya başladığını gördüm. 

“İçecek suyumuz bile yok” cümlesini duyduğumda içimde oluşan öfkeyi nasıl tarif edebilirim bilmiyorum. Depremin ikinci gününün sabahında nasıl böyle bir cümle duyabiliyordum? Hepimizin sorduğu “Nerede bu devlet?” sorusunu ben de sorup durdum içimden. Cevabını çok iyi bildiğim hâlde… 

Yok olan devlet

İş arkadaşlarım, dostlarım yola hazırlanırken bana yoğun bir çabayla destek olmaya çalıştılar. İstanbul’da birçok kurumun, belediyenin nasıl çalıştığını gözlerimle görmüştüm. Devlet yoktu, ama biz vardık. Türkiye’nin her yerinden gelen yardımlar ve gönüllüler sayesinde insanların kendini daha iyi hissettiklerini gördüm. İstanbul’daki çabalar bir şekilde karşılık buluyordu. Ancak bunu söylemeden edemeyeceğim, güzel bir dayanışma ağının olumlu etkilerinin yanında, gelen yardımların bir mahallede bir tırdan insanların üzerine fırlatılarak dağıtıldığını da gördüm. Boş powerbankler, kettlelar fırlatılıyordu. Kutular boşalıyor, boş kutuları insanlara doğru atıyorlardı. İnanamadım. İnanmak istemedim. 

Kıyafet çöpleri

Bilinçsizce gönderilen kıyafet yardımlarının bölgede çalışan gönüllüler için zorlayıcı bir duruma da dönüştüğünü gördüm. Umarım bir daha böyle büyük bir felaketle karşılaşmayız ama karşılaşırsak diye ders çıkarmak adına yazıyorum bunları. Aşağıdaki fotoğraf gibi yüzlerce fotoğraf çektim. Her yerde işe yaramayacak kıyafet çöpleri vardı. Her gördüğüm kümenin yanından geçerken, fotoğrafını çekerken içim çok yandı. Gelen yardımlar ayrıştırılarak gelmiş olsaydı, muhtemelen çok daha etkili biçimde yardım ulaşmayan yerlere dağıtılabilecekti.

Defne İlçesi, Harbiye Mahallesi

Kış aylarında deprem bölgesinde kullanılmak üzere yazlık kıyafetler, abiye, gecelik vs. gönderildiğini gördüm. Arkadaşım Aysel’in amcası çok haklı bir yerden “kızım bunu bir depremzadeye neden gönderiyorlar, biz bununla ne yapacağız?” diye sordu. Hakikaten -4 derece olan bir yerde depremzade ne yapacak bu sabahlığı?

Defne İlçesi, Harbiye Mahallesi
Depremzadeler

Burada bir parantez açmak istiyorum. Depremzade yazarken bir yazım yanlışı yapmadım. Oradaki orta yaş ve üstü kişilerin ana dili Arapça olduğu için dilleri “depremzede” demeye dönmüyor, “depremzade” diyorlardı. Birkaç kere düzelttim ama her duyduğumda o koşullarda dahi yüzümde bir tebessüm oluşturduğu için ben de “depremzade” demeye başladım. Bulunduğumuz durumla barışmanın bir yöntemiydi bu belki de.

Belirsizliğe yol almak 

Enkazda kalan komşuları için canla başla çalışan insanlar da gördüm, ağzındaki lokmayı paylaşan insanlar da. Battaniye satıcısı olduğu bilinen birinin bütün tırlardan battaniye topladığını ve stokladığını da gördüm. İleride satmak için… 

Güven, güvensizlik, bencillik, dayanışma, umut, umutsuzluk… 5 gün boyunca bu duygular içinde elimden ne geliyorsa yapmaya çalıştım. Altıncı günde ailem soğuk hava koşullarına dayanamadıkları için bir süreliğine Antakya’dan çıkmaya en sonunda ikna olmuşlardı. Bunu yapmayı kabul ettikleri için mutlu olmuştum. Henüz nasıl bir sınavla karşı karşıya olduğumdan habersiz… 

Cumartesi günü annemlerin yerleşebileceği güvenli bir yer ararken gelen telefonlardan, giden kişilerin yaşadıklarına dair edindiğim bilgilerden felâketin boyutu ile başka bir açıdan yüzleşmiş oldum. Günün sonunda aileme gidebilecekleri güvenli bir yer bulabilmiştim. O telaşın içinde Cemre’yi arayıp “Duyduğum, gördüğüm acılara ne zaman oturup ağlayacağım, hepsinin yasını ne zaman ve nasıl tutacağım bilmiyorum.” dediğimi hatırlayabiliyorum sadece. Gerisi kaosla geçen bir gün… Annemlerin eşyalarını hazırladık. Onları alacak araca götürdük. Sarıldık, vedalaştık… Otobüsün ardından bakarken, gördüğüm duyduğum onca şeye rağmen,  ilk defa o an hıçkıra hıçkıra ağladım. 

Ben on üç yıldır Antakya dışında yaşıyorum. Her sene en az iki defa Antakya’ya gidip geliyordum. Her defasında da annem beni bana 4 ay yetecek yemekle uğurladı oradan. Dayımın cenazesine gittiğimde bile “kızım bir şey almadan gitmen içime sinmiyor, bari yağ alsaydın” demişti. “Anne ben yemek almaya gelmedim ki” deyip zor ikna etmiştim, elim boş dönmeye. Bulundukları o zorlu koşulda bile “sana 5 kilo zeytinyağı çıkardım, onu giderken al” dedi. Yanlarında onlara değil dört ay, bir hafta dahi yetmeyecek gıdayla gittiler. Evden o telaşla ne çıkartabildilerse… Otobüsün arkasından bakarken şimdi binlerce annenin, ailenin aynı durumda olduğuyla yüzleştim. Hayatları boyunca Antakya’dan en fazla bir hafta ayrı kalan, kalabilen insanlar evlerini, yakınlarını, işyerlerini, alışkanlıklarını, kentlerini kaybetmiş bir şekilde bilinmezliğe doğru gidiyorlardı. On üç yıl boyunca beni evden arkamdan su dökerek uğurlayan annemi uğurlamıştım bu kentten. Felâketin boyutuna böylece bir katman daha eklenmişti. Annelerimiz bir daha ne zaman mutfaklarına dönüp de Türkiye’nin her yerine koliyle yemek göndereceklerdi? Bunu birçok annenin dönemeyeceğini bilmenin acısıyla soruyorum.

Söylenti

Annemleri uğurladıktan sonra mahallede bizim sülaleden iki aile kaldı. Dayımlar ve aralarında bir bahçe, bir sokak olan kuzenlerim. Akşamı geçirmek için kuzenlerime geçmek istedim. Dayım, kuzenim Mehmet gelip beni alana kadar kuzenlerime geçmeme izin vermedi. Nasıl yani? Hani nerede gecenin bir yarısı da olsa özgürce dolaşabildiğimiz sokaklarımız? Geçirdiğim beş gün boyunca sürekli Suriyelilere dair nefret söylemleri duydum. Ancak meselenin ne kadar ciddi olduğunu idrak edememişim. Birkaç yağma, hırsızlık hikâyesi duyuldu; kulaktan kulağa yayıldı. Delinin biri kuyuya bir taş attı; bunu Suriyelilerin yaptığını söyledi ve söylenti aldı başını gitti. Durduramadım. Kiminle konuştuysam ikna edemedim. 

O gece mahallenin gençleri güvenlik için her akşam mahallede tur atacaklarını, nöbetleşerek bu sistemi sürdüreceklerini haber vermek için yanımıza geldiler. Suriyelilere nefret kusuyorlardı. İçimden onlara bir şey anlatmak gelmedi. Değiştiremeyecektim çünkü, biliyordum. Sessizce dinledik Mehmet’le birlikte onları, gittiler. Bir süre sessiz kaldıktan sonra çok korkarak Mehmet’e “sende mi böyle düşünüyorsun?” diye sordum. “Hayır tabii ki” dediğini duyunca derin bir oh çektim. Ancak diken üstündeyim. Bu söylemler bir nefret suçuna dönüşür mü endişesini ne yazık ki hâlâ taşıyorum. Birçok kültürü içinde barındıran Antakya’da biz kendimizden olmayana ne ölçüde kardeşçe yaklaşabiliyor, ne ölçüde bir arada yaşamayı başarabiliyorduk?

Sorumluluk

Aradan biraz zaman geçtikten sonra Engin Abi geldi yanımıza, yazının başında bahsettiğim arkadaşım Aysel’in abisi. Sadece kendi sokaklarından on iki cenaze kaldırdılar. Kendi imkânlarıyla çıkardılar hem ölülerini hem de hayatta kalanları… Neşesi daim olsun; her şeye rağmen gülen, neşe saçan biri Engin Abi. Diş fırçası bulmuş onun mutluluğunu paylaşıyor. Bizi yarın düzenleyeceği diş fırçalama törenine davet ederken, birden dönüyor, “Sence ben Tanya’yı kurtarabilir miydim?” diye soruyor. Afallıyorum. “İlkyardım eğitimi almış olsaydım Tanya hayatta olur muydu?” diye soruyor yine. Tanya, kuzeninin 19 yaşındaki çocuğu. Enkazdan çıkarıyorlar, yolda ambulans bulup durduruyorlar, fakat kabul edilmiyorlar. Hastane de almıyor, 8 saat sonra iç kanamadan Tanya’yı kaybediyorlar. “Bu sorunun cevabını bilemeyiz.” diyebildim sadece. “Belki hastanede müdahale edilseydi bile kurtaramayacaktık.” “Görüyor musun bak, demek ki her eğitimi almak gerekiyormuş, keşke arama kurtarma ve ilkyardım eğitimi alsaydım. Belki daha çok insan kurtarabilirdim” diyor. Susuyoruz. Bir yanda can kayıplarının hiçbirinin sorumluluğunu almayan devlet, bir yanda da keşkeler ve soru işaretleriyle hayatına devam etmeye çalışan, kurtaramadığı canlardan kendini sorumlu tutan Engin Abi… Lanet okuyorum içimden, susuyoruz. Engin Abi gülecek, güldürecek bir şeyler buluyor yine. Yüreğimiz buruk, gülümsüyoruz. 

Armutlu’nun konuşan sokakları

Depremin yedinci günü, annemlerin güvenli bir yere yerleşmesinin huzuruyla kentten ayrılmayı düşünüyordum. Kuzenim Uğur’a, “Yarın döneceğim, ancak gitmeden kent merkezinde, Armutlu’da ne kaybettik görmek istiyorum.” dedim. Orada olduğumuz süre boyunca telefon çok az çekiyordu ama gidip gelenlerden duyuyordum: “Antakya yok olmuş, Armutlu yok olmuş…” Buna rağmen hâlâ kenti kaybettiğimizi kabul etmemiş, neler kaybettiğimize bakmak istemiştim. Kuzenim beş kere “Emin misin?” diye sordu. Emin değildim ama görmek zorundaydım. 

Sümerler’deki enkazları göre göre Armutlu Mahallesi’ne ulaştık. Armutlu gerçekten yok olmuştu. Arkadaşlarımın evine gidip geldiğim, Gezi direnişinde çok uzun süre mücadeleyi sürdüren, yokuşlarından varillerle zeytinyağı dökülerek TOMA’ların hareket etmesini engelleyen, bu hikâyeyi yıllarca gülerek anlatan Armutlu yok olmuştu… Sloganlarla konuşan duvarlar yok olmuştu. Çok azı ayakta hâlâ bir şey söylemeye çalışıyordu. 

Armutlu Mahallesi

Uğur, İbrahim ve Uğur’un iki arkadaşı ile birlikte Armutlu Mahallesi’nde yürümeye çalışıyoruz. Biz ilk defa gördüğümüz için büyük şok içindeyiz. Uğur ve İbrahim günlerce o bölgede yürüttükleri arama kurtarma çalışmalarından ötürü durumun vahametinin bilincinde, eskiden nerede ne vardı, hangi binadan kim nasıl çıktı anlatıyorlar.

“Bak burası Abdullah Cömert’in öldürüldüğü yer.” diyor Uğur. “Burada anıt vardı hatırlıyor musun? Bak, bu enkazın olduğu yerin altında.” diyor. 

Armutlu Mahallesi

Yürüyoruz…

“Bak burası Ahmet Atakan’ın öldürüldüğü bina, devrilmiş. Bu binadan itmişlerdi Ahmet’i.”

Armutlu Mahallesi 

Yürüyoruz, ayakta kalmayı başarabilen duvarlar bizimle konuşuyor, Armutlu’nun direniş kültürünü hatırlatıyor, “Ben burdayım” diyor ama Ahmet’in ve Abdullah’ın öldürüldüğü yerlerin enkazını gördükten sonra sormadan edemiyorum kendime: Öfkemizin, direnişin hafızası da mı yok oldu şimdi? Hangi sokak bize bu çocukların yasını hatırlatmaya devam edecek, hangi sokaklar bizden sonraki kuşaklara bu çocukları anlatacak? 

Armulu Mahallesi 

Yürüyoruz, “Şimdi deprem olsa kaçacak hiçbir yeriniz yok” diyen binaların arasında. Kendimizi umursamıyoruz. “Yıkılmak üzereyim” diye bağıran binaların önünde sessizce cenazelerini almak için bekleyen insanları gördükçe kendimizi umursayamıyoruz. 

Armulu Mahallesi 

Sessizce yürüyoruz, mahalle kendi yasını tutuyor. Bekleyen insanlar dışında pek kimseyle karşılaşmıyoruz.

Uğur birden duruyor “Bak burada kuzenimin bacağı var”. “Çıkartamadık cenazeyi, bacağını kesmek zorunda kaldık” diyor. İnanamıyorum duyduğum cümleye, Uğur’un cümleyi kurarken ki sakinliğine ve kabullenmişliğine…

Yürürken elimden geldiğince fotoğraf çekmeye çalışıyorum. Sonradan fark ediyorum, çektiğim fotoğraflarda dört şeye odaklanmışım: Duvar yazıları, uçuşan perdeler, apartman isimleri, annelerimizin sokağa taşan yemekleri. En çok onlar canımı acıtıyor. Antakya’nın yemek kültürünü bilenler bilir. Annem, annelerimiz tüm yaz boyunca karınca misali kışa hazırlanır dururlar. “Yemek yemek için yaşıyorsunuz” diye takılır dururdum anneme. Onca emeği enkaz üstlerinde saçılmış görmenin acısını tarif edemiyorum. 

Armutlu Mahallesi. Kıddes bayramına has yapılan yağlı börek.
Köprü başındaki sahlep kokusu

Bir süre sonra Uğur ve İbrahim köylere ilaç dağıtımı için yanımızdan ayrılıyorlar. Ben onların arkadaşlarıyla kent merkezine doğru gidiyorum. Uğur’un yanımda olmayacak olması beni endişelendiriyor ancak yine de gitmek, görmek zorunda olduğumu hissediyorum. Birçok yol kapalı olduğu için dolana dolana varıyoruz. Köprü başındaki durumu görünce şoke olup arabayı hemen durdurmak istiyorum. Araçla biraz daha devam edip duruyoruz. Gördüklerime, daha doğrusu göremediklerime inanamıyorum. Arabadan inip hızlı adımlarla kent merkezine doğru yürümeye başlıyorum. Sağıma bakıyorum; meclis binası yok olmuş, tarihi Ziraat Bankası binası yok olmuş…

Fotoğraf: Onur Temel. Köprübaşı Meclis Binası.

Soluma bakıyorum, normalde köprü başını cıvıl cıvıl kılan künefeciler yok olmuş… Çarşı girişi enkazdan dolayı kapanmış. 

Köprübaşı

Eski Antakya evlerinin girişi de öyle… Saray Caddesi girişinde kocaman bir enkaz dağı oluşmuş. Donup kalıyorum. Hıçkıra hıçkıra ağlamak ve fotoğraf çekmek dışında elimden hiçbir şey gelmiyor. Kış ayı olduğu için künefecilerin önünde duran sahlep arabalarını anımsamaya çalışıyorum. Antakya’ya geldiğimde ilk ritüelim orada kaynayan sahlepten içmek olurdu. Köprü başından sahlep kokusu yok olmuş. Acıyla o kokuyu hatırlamaya çalışıyorum.

Köprübaşı

Uğur’un arkadaşı “Eskiden burada eski bir cami vardı, değil mi?” diyor. Ağlamaktan cevap veremiyorum. Bulunduğum yere yabancılaşıyorum bir anda. Nerede ne vardı, eskiden nasıldı, unutuyorum her şeyi. Her yerde görünen tek şey enkaz. Güzelim kent yok olmuş. 

“Seni yazında, kışında sevdik”

İlk şoku atlattıktan sonra deli danalar gibi etrafta koşturmaya başlıyorum. Belki Saray Caddesi duruyordur diyorum. Girişindeki enkaza tırmanıyorum, Saray Caddesi tamamıyla yıkılmış. 

Eski Antakya evlerine başka bir giriş vardı. “Oraya gidelim, belki duruyordur oralar” diyorum. Koşuyorum, giremiyorum. Lise hayatım ve sonrasında sınava hazırlandığım 1 sene boyunca her gün yolumun düştüğü eski Antakya sokaklarına giremiyorum. Kafelerden taşan müzikler eşlik ederdi bize o sokaklarda. Fairuz’un şarkılarına mutlaka denk gelirdik. Yıllarca o sokaklardan Fairuz’un Beyrut için yaktığı ağıtlara kulak vererek geçtik. Kahvemizi yudumlarken bize onun hasreti eşlik ederdi. Hatta yurtdışına nereye gitmek istersin sorusuna benim cevabım hep “Lübnan” olurdu. Bu kadar özlenen bir ülkeyi çok merak ederdim. Eski Antakya evlerinin o hâline bakarken Fairuz bana yeniden eşlik etmeye başladı. İçimden, “Hebbeytek Bil Sayf” şarkısıyla… “Seni yazında, kışında sevdik” diyor Fairuz o şarkıda. Lübnan’ı, Beyrut’u bu kadar merak etmeme sebep olan o şarkılar şimdi içimden doğduğum kent için geçiyordu. 

Protestan Kilisesi’nin enkazını görünce bir şaşkınlık da orada yaşıyorum. Kocaman yapının enkazı nasıl bu kadar küçücük kalmış olabilir diye bakıp duruyorum. Kiliseden geriye yalnızca demir kapısı kalmış. İlk kez orada bir ayine denk gelmiştim. Eşlik etmemize izin vermişlerdi. Şarkılar söylemiştik beraber… 

Protestan Kilisesi.

Her şey nasıl yok olabilir? Ne olacak şimdi? Yıkılan kentimizin yerine nasıl bir kent kurulacak? O güzelim kültür yok olacak, yerine hiçbir karakteri olmayan beton yığınları mı gelecek? Bir yandan Saray Caddesinin diğer girişinde kepçelerin çalışmaya başladığını ve her şeyi dümdüz ettiklerini görüyorum. O an bu şehirden gitmeye ve sonrasında kameramı alıp geri dönmeye karar verdim. Kepçeler her yeri dümdüz etmeden her şeyi, hafızamdaki kenti çekmeli, neyin nerede olduğunu belgelemeliydim. 

Saray Caddesi

Ertesi gün kentten yıkıntılar enkazlar arasından geçerek ayrılıyorum. Hiçbir ayrılık benim için bu kadar zor olmamıştı. Gördüklerime rağmen kenti kaybettiğimizi kabul edemiyordum, halen de edemiyorum. Birçok kişinin benimle aynı hisleri yaşadığını biliyorum. Acı içinde soruyorum, nasıl tutacağız bu kentin yasını? O kadar acıya nasıl kulak vereceğiz? Her biri için ayrı ayrı nasıl oturup ağlayabileceğiz?

Kamera ile yabancılaşmak

İki gün sonra, yani depremden 11 gün sonra, kameramı alıp geri dönüyorum Antakya’ya. Geç saatte vardığım için ertesi gün kameramı alıp Armutlu Mahallesine geçiyorum. Korktuğumun başına geldiğini görüyorum mahalleye girer girmez. Her sokak başında bir kepçe çalıştığını görüyorum. 

Armutlu Mahallesi

Kepçelerden daha hızlı hareket edebilir, bir süre daha kameramı kullanabilirim sanıyorum. Ama kullanamıyorum. Yıllardır yaptığım mesleğe yabancılaşıyorum. Çektiğim belgesellerde gözüm olan kamera burada aynı işlevi sürdüremiyor. Mekanik bir araca dönüşüyor. Boynumda bir aksesuar olarak asılı kalıyor. Yalnızca fotoğraf çekebiliyorum. Oysaki bir önceki gelişimde aynısını telefonla da yapabilmiştim. Enkaz başında cenazelerini almak için bekleyen insanlara “kentin hafızasını kaydetmeye çalışıyorum, nasıldı eskiden burası?” sorusunu nasıl sorabilirim ki? Soramazdım, sormadım. Durduğum her enkaz başında yaşadıkları acıyı dinleyip başsağlığı dilemek, yaşanan her şey için çok üzgün olduğumu söylemek dışında elimden pek bir şey gelmiyor. 

Armutlu Mahallesi

Armutlu Mahallesi’nde yürürken gözüme yırtılmış bir fotoğraf ilişiyor. 70’’lerde çekilmiş olabileceğini varsaydığım bir kadın fotoğrafı. Alıyorum istemsiz, orada bırakmak istemiyorum. Sonra biraz daha yürüdükten sonra fotoğrafın diğer kısmını buluyorum. Bir erkek. “Nişan fotoğrafları mı acaba?” diyorum. Nerede ne zaman çekildiğine dair tahminler yürütmeye çalışıyorum içimden. Alıyorum diğer yarısını da. İçimden “Belki sahibini bulur ulaştırırım.” diyorum. 

Sonraki günlerde Armutlu’ya her gidişimde enkaz başlarında saçılmış fotoğraflar dikkatimi çekiyor. Acaba sahibine ulaştırabilir miyim sorusuyla karşılaştığım her fotoğrafı topluyorum. Bu kadar derin, büyük bir yasın içindeyken insanlar fotoğrafı önemser mi, bilmiyorum. Yine de topluyorum. Yaptığım şeyin kıymetini beş gün sonra, Armutlu Mahallesi’nde büyümüş arkadaşım Onur’u Mersin’de ziyaret ettiğimde anlıyorum. Onur’a topladığım fotoğraflardan bahsediyorum.. Nerelerden aldığımı soruyor. Cengiz Topel Lisesi’nin karşısından aldığımı söyleyince heyecanla “Bizim ev oradaydı. Fotoğraflar telefonunda var mı?” diye soruyor. Konum bilgisini kayıtlı tutmak için fotoğraf da çekmiştim. Gösteriyorum. Ona dair bir şey bulamayınca yüzünde bir hayal kırıklığı oluşuyor. Keşke her kepçenin yanında dikilseydim ve bütün fotoğrafları toplasaydım diye geçiriyorum içimden. 

İstanbul’a iki adet günlük, yemek tarifleri ve sayısız fotoğrafla döndüm. Sahiplerine ulaştıracağımı umarak. Elimden ne geliyorsa yapacağım bunun için… 

“Bu şehir arkandan gelecektir, sen yine aynı sokakta dolaşacaksın.” 

Kameramla çıktığım yolculuğun ilk gününde Armutlu Mahallesi’nde biraz durduktan sonra Antakya merkezine doğru yürüyorum. Eski Antakya evlerine girebilmek umuduyla. Köprü başında mola verdiğim bir sırada AFAD gönüllülerinden bir ekip Antakya sokaklarını soruyor. Bu yolculuğumu tek başıma yapmak isterdim, ama bir önceki gelişimde giremediğim yerlere belki onlar aracılığıyla girerim diye umarak peşlerine takılıyorum. Daha önce hiç tanımadığım insanlarla tüm ergenliğimi geçirdiğim sokaklara girmek üzere yürümeye başlıyorum.. 

Eski Antakya Sokakları

Devrilen binalardan dolayı kapanan girişler dozer yardımı ile üç gün içinde açılmış olduğunu görüyorum. Açılmak… Nasıl tarif edebilirim bilmiyorum bunu. Bir alanın dümdüz olmasından bahsediyorum… Daracık sokaklar yok olmuş, yerlerini düzlükler almıştı… 

Kendi kendime “Bir hiçlikten yola çıkarak yeniden nasıl inşa edecekler şimdi” diye soruyorum. Bir yandan içimde fırtınalar kopuyor, evet burada doğmuştum, burada büyümüştüm. Ama sonrasında yıllardır turist gibi geldiğim bu sokaklara kendimi ne kadar ait hissettiğimi de anlamaya çalışıyordum. Bu sorular eşliğinde enkazlar arasında yürüyorum, yanımda hiç tanımadığım, oralı olmayan insanlarla. Bir yandan da onlara minnet duyuyorum.Tek başıma olsam giremeyeceğim yerlere girmeme vesile oldukları için.. 

Üniversite okuduktan sonra oraya dönmediğimi, kendime sürekli başka yerlerde hayatlar kurmaya çalıştığımı, ama nereye gidersem gideyim Antakyalı olma hâlini gittiğim yere mutlaka taşıdığımı düşünüyorum. Yaptığım yemeklerle, başkasının yaptığı yemeği kolay kolay beğenmemekle, Arapçanın anadilim olmasından dolayı yaşadığım iletişim sorunlarıyla… Antakyalıydım.

Hiç tanımadığım insanlarla yürürken bir anda kendimi oraya ait hissediyorum. İçimden bana Ezgi’nin Günlüğü “Şehir” şarkısı ile eşlik ediyor. “Bu şehir arkandan gelecektir, sen yine aynı sokakta dolaşacaksın.” diyor şarkı bana. İstanbul’a dönünce günlerce sadece o şarkıyı dinliyorum. Şehir arkamdan geliyor…

Eski Antakya sokakları
Boşluk

Ekiple yürümeye devam ediyorum. Kurtuluş Caddesi’ne çıkıyoruz beraber. Meşhur “Haytalı asla bici bici değildir.” kavgasını Adana ile yürüten ve bence kavganın galibi olan Affan Kahvesi’nin önünden geçiyorum. Acıyla hatırlıyorum dershaneden çıkıp çıkıp orada toplaştığımız günleri. Habibi Neccar Camisi’nin yıkıldığını görüyorum. Yıllarca dolmuşa binmek için kullandığım güzergâhtan geçiyoruz. Hiçlik… 

Habibi Neccar Camisi önü, Kemal Paşa Caddesi.

Çarşı girişinin önünde duruyorum. Normalde burası cıvıl cıvıl olur. Bütün dükkânlar kapılarının önünde tezgâh açar, ancak iki kişinin yürüyebileceği alan kalır geriye… Yok yoktu burada: ayakkabıcılar, sobacılar, bakırcılar, kuyumcular, baharatçılar, künefeciler… Boşluğa bakıyorum. Sokaktan taşan baharat kokusunu anımsamaya çalışıyorum…

12. günde bir mucizenin peşine düşmek

“Dün gece bir enkazdan ses duyulmuştu. Çalışmalara başlanmış, hadi oraya gidelim belki bir mucizeye denk gelirsin” diyorlar… Gidiyorum. Köprü başının arka sokakları… Yıllarca üstünden geçtiğim kaldırımda bir cenaze ile karşılaşıyorum.

Devam ediyorum yürümeye. 

Bir mucizeye değil, yatağında mışıl mışıl uyurken üzerine kolon düşen birinin cenazesinin çıkarılmasına tanık oluyorum. Neden ve nasıl durdum da izledim bilmiyorum. Yanımda bir amcanın daha izlediğini görüyorum. Sonra öğreniyorum ki oğlunun çıkarılmasını izliyormuş. 

Günlerdir o ânı her gece tekrar tekrar izliyorum. Bende yansıması böyle olduysa o amca nasıldır şimdi diye kendime sorup duruyorum. Nasıl silebilecek o ânı hafızasından. Bütün o anları hafızamızdan nasıl sileceğiz? Yataklarımızda derin uykuya dalabilecek miyiz bir daha, bilemiyorum…

Çıkarıyorlar “cesedi”… O sırada bir enkaz yığının üstündeyiz. Arkamızda iki enkaz yığını daha var. Yola çıkarmak için “cesedi” mecburen kepçenin içine koyuyorlar. Daha uzaktaki enkaz yığınından biri sesleniyor: “Burda bir ceset daha var, beraber götürelim” diyor. Defalarca deniyorlar, iki ceset bir kepçenin ağzına sığmıyor. Vazgeçiyorlar. Tek tek götürmeye karar veriyorlar. Baba ile izliyoruz, oğlunun kepçe ağzında kaldırıma konulmak üzere götürülüşünü…

“Mezarımız var diye seviniyoruz”

Diğer günler iç içe geçti hafızamda. Gün gün aktaramam belki ama Armutlu sokaklarına, kent merkezine her gittiğimde oranın ritminin, soluduğum havanın değiştiğini söyleyebilirim.

Armutlu Mahallesi

Enkaz başında bekleyen insanların yerini birkaç gün sonra ağır hasarlı binalardan eşya tahliye etmeye çalışan insanlar almaya başladı. Evet büyük felaket yaşadık, yakınlarımızı kaybettik, gömdük. “Acaba buzdolabını kurtarabilir miyim” diye girdiler o evlere. Evden, enkazdan kendilerine ait ne çıkarabildilerse, ona tutunmaya çalışıyorlardı. Günlerce hayatta kalan için tutunacak bir sebep bulması gerektiğini ve bunu en ufak bir şekilde bulabildiğini düşündüm durdum. 

Bunun üzerine Engin Abiyle yaptığımız bir sohbet yakıyor canımı. Engin Abi “Ya biz cenazelerimizi çıkarıp gömebildik diye seviniyoruz” diye anlatıyor bir akşam.  “Mezarımız var diye seviniyoruz” diyor. Gün içinde o kadar duyuyordum ki bu şükretme hâllerini: “Kemanımı aldım diye seviniyorum, en azından televizyonu çıkardık, dolaptaki yemekleri kurtarabildik…” Engin Abi’nin duymayacağını sanarak dönüp Mehmet’e “Çok tuhaf bir şekilde herkes tutunacak, sevinecek bir şey bulabiliyor” diyorum. Engin Abi beni duyuyor: “Ya ben babamın ölümüne sevindim, düşünebiliyor musun…” diyor. “Daha kırkı çıkmadı. Ama bu günleri görmeden gitti diye seviniyorum.” diyor. Yutkunamıyorum…

Ayaz’ın araba koleksiyonu

Ev tahliyelerinden birine eşlik ettim o süre zarfında. Biraz da bu yazıyı yazmama vesile olan Arda’dan bahsetmek istiyorum. 

Arda, Güzel Sanatlar Lisesi 1. sınıf öğrencisi. Depremde okulu yıkılmış, Antakya’da bir tane güzel sanatlar lisesi olduğu ve annesini bırakıp başka bir yere gitmek istemediği için eğitimini bir süreliğine rafa kaldırmış. Evden eşyaların tahliye edileceği zaman enstrümanlarını almak ve evle vedalaşmak için ailesiyle Armutlu Mahallesi’ne gidiyor. Ben de peşlerinden gidiyorum. Eşyaları alırken Arda’nın 18 yaşındaki kuzeni Ege de bize eşlik ediyor. Depremde babasını kaybetmiş. Buna rağmen çok cesur. Evden Arda’nın istediklerini çıkarmaya çalışıyor. Önce televizyon çıkarılıyor, sonra muhabbet kuşu. On üç gün boyunca susuz ve yemeksiz hayatta kalmayı başarmış. Arda elleri titreyerek su veriyor kuşa. Ayaz’ın (Arda’nın yedi yaşındaki kardeşi) bisikleti çıkıyor. Sonra da Arda’nın enstrümanları. Kemanının kılıfını büyük bir heyecanla açıyor. Keman olduğu gibi duruyor, sapasağlam. 

Arda kemanının kılıfını açarken. Armutlu Mahallesi

Enstrümanlarına ve kuşuna kavuşmanın heycanını yaşadıktan hemen sonra aklına Ayaz’ın araba koleksiyonu düşüyor.

“Ayaz’ın araba koleksiyonu vardı.Lütfen onu da çıkarın” diyor Arda. Koleksiyonun ne kadar değerli olduğunu anlatmaya çalışıyor eve girip çıkanlara. Ayaz’ın onu ne kadar heyecanla topladığını anlatıyor. Sonra dayanamayıp eve kendi de giriyor. 

Evden çıkışına biraz uzaktan tanık oluyorum,elimde kamerayla… Ağlamamak için kendini zor tuttuğunu görüyorum. Kapatıyorum kamerayı, yanına gidip sarılıyorum. “Ağla” diyorum “Ağla, akıt içindekini…” Sarılıyoruz. Ağlıyor… “Çok zoruma gidiyor eve bir daha giremeyeceğimi bilmek, evle vedalaştığımı bilmek çok zoruma gidiyor” diyor. Sonra evden çıkışlarını anımsıyor. Deprem anında yaşadıklarını ve sonraki kaosu… Anlatıyor, dinliyorum. Aklım almıyor yaşananları, empati kuramıyorum. Sonra Ayaz’ın çocukluk fotoğrafları aklına geliyor. Yasını, acısını bir kenara bırakıp fotoğrafların yerini tarif ediyor babasına, eniştesine… Sonra bana Ayaz’ın araba koleksiyonunu gösteriyor. Nasıl heyecanla topladığını, şimdi bunları görünce nasıl sevineceğini anlatıyor. Dönüyor muhabbet kuşuyla konuşuyor, tekrar enstrümanlarına bakıyor.

Akşam soruyor bana “Nesime Abla ne zaman yayınlarsın belgeseli?” Belgesel için çekim yapamadığımı anlatıyorum. Biraz hayal kırıklığına uğradığını görüyorum. “İzin verirsen fotoğrafını paylaşıp hikâyeni anlatabilirim” diyorum. “Benden izin almana gerek yok, istediğin gibi paylaşabilirsin” diyor. O anda oradaki herkesin nasıl bir duyulma, görülme ihtiyacı olduğunu anlıyorum. “İyi ki gittim vedalaştım evle” diyor. “İyi ki” diyorum…

“Ben buradaydım” diyen kent

Son gün kendimi kente daha ait hissettiğim bir yerde, kendime dair izler bulmaya çalışarak yürüyorum. Kenti o gün sanki derin bir yas havası bürümüştü. Cenazelerini alabilen almış, eşyalarını çıkarabilen çıkarmıştı. Kent daha bir yalnız, daha bir ıssızdı. Kendi yasını tutuyor gibiydi. Bir dahaki geldiğimde çoğu yapının enkazını bile bulamayacağımı bildiğim için hafızama işlemeye çalışıyorum. 

Kurtuluş Caddesi
Depremle tanışmak

Tam şehirden ayrılmak üzere araca giderken 6.4 şiddetinde gerçekleşen depreme yakalandım. Ne gördüklerimin ne de duyduklarımın ilk depremde yaşananları anlamama yetmediğini o an fark ettim. “Dışarıda güvenli bir alanda olmamıza rağmen bu kadar korktuysam 6 Şubat’ta depreme uykularında yakalanan insanlar bir buçuk dakika boyunca ne yaşadılar?” sorusunu hâlâ kendime soruyorum. 

Kentten ayrılmak

Böylece ben de kentten bir depremzade olarak ayrılmış oldum. O “yıkılmak üzereyim” diye bağıran evler ne hâle geldi acaba? Belleğimde yer tutan,”ben buradaydım” diyen kente ne oldu? Bir daha geldiğimde kentten geriye ne kalmış olacak? sorularını sorarak ayrıldım kentten. İlk ayrılışımda çok zorlanmış, hiç bu kadar zor bir ayrılık yaşamadım diye düşünmüştüm.  Daha önce yaşadığım tüm ayrılıkların önüne geçti bu ayrılık. 

Şimdi yine cevabını çaresizce aradığım bir şekilde soruyorum: Nasıl tutacağız bu kentin yasını? Bu kadar acıyı ve yıkımı nasıl sindireceğiz? Kenti kaybettiğimizi kabul edip yas sürecini başlatabilecek miyiz? Bilemiyorum. 

Tutunduğum, bildiğim tek bir şey var: Kenti yeniden kendi istediğimiz gibi kurabilirsek bunca acının üstesinden biraz olsun  gelebileceğiz. 

Aksi belirtilmedikçe fotoğraflar yazara aittir.

Bir kentin yası nasıl tutulur? Bu kadar acının yasını ne zaman ve nasıl tutacağız? Günlerdir kendime bu soruları soruyorum. Antakya’dayken sevgili Çiğdem’in “Bir Kentin Yasını Tutmak” yazısına denk geldim. Cesaret edip açamadım. Antakya Armutlu Mahallesi’nde, kent merkezinde dolaşırken başlık dönüp durdu kafamda. Kentin yası tutulur mu diye sorup durdum içimden. Ancak İstanbul’a döndüğümde okuyabildim yazıyı. Ne güzel aktarmış oradaki deneyimlerini. Ben de onun gibi günlerce, artık tanıdık gelmeyen sokaklarda dolaşırken, orada geçen çocukluğuma, ergenliğime dair bir şey bulmaya çalıştım. Yaşadığım çaresizliği nasıl aktarabilirim bilmiyorum. Evet, kentimizi kaybettik. Evet, yasını tutmaya ve yeniden inşa etmeye mecburuz. Ama nasıl yapacağız? Bu sorunun cevabını arıyorum günlerdir. Sarıldığım, değdiğim herkesin gözünde aynı soru: Ne olacak? Nasıl yapacağız? Bu sorulara bir katkısı olur mu bilmiyorum. Ancak sokaklarda konuşurken acısına eşlik ettiğim, dokunmaya çalıştığım, fotoğrafını çektiğim herkese, her şeye borçlu hissederek Antakya’da gördüklerimi yazmaya karar verdim.

Depremi duymak

Depremi saat 04.45’te babamın aramasıyla öğrendim. “İyi misiniz?” “İyiyiz…” “Baba çok korktum, biri öldü sandım” diyerek bir anlamda sitem ettim babama, ne olduğunu, ne yaşadıklarını bilmeden, uyku sersemi… İnternete bakıyorum, Maraş 7.4… “Nasıl yani, ne kadar hissetmiş olabilirler ki” diyorum. Babam teleşlanmıştır diye kendimi avutuyorum. En az babam kadar telaşlı olduğunu bildiğim bir arkadaşıma yazdım: “İyi misin, depremi hissettin mi?” diye. Aysel on dakika sonra çığlıklar içinde “Nesime evimiz yıkıldı, mahalle yıkıldı! Kimse yardıma gelmiyor, ne olur yardım çağır!” dedi. Aysel’le konuşurken yataktan fırladım. Elim ayağım tutmaz hâlde, evden birinin ölmediğini ama çok büyük bir yıkımla karşı karşıya olduğumuzu anladım.  Bir süre ne yapacağımı bilmez bir halde odada volta attım. Elimden sadece 112’yi arayıp Antakya’da da yıkımlar olduğunu söylemek geldi. 

İlk şoku atlattıktan sonra orada bulunan herkesin durumunu kontrol etmem gerektiğini algıladım. Bu sırada oturduğum mutfak sandalyesine çakılı kaldım saatlerce… Aklıma gelen herkese yazdım, “İyi misin? Ailen hayatta mı?” diye. Gelen aramalara ve mesajlara, “Benimkiler hayatta, ya seninkiler?” şeklinde yanıt verdim durdum.

Sabah saat 10.00’a yaklaşırken, aynı sofrayı paylaştığım, aynı sokaklarda yürüdüğüm dostlarımdan, ailemden kimsenin ölmediğini öğrenmiştim. Peki şimdi ne yapacaktım? Bunun cevabını bilmez hâlde işyerim olan Postane’ye gittim. Hepimiz birbirimize kendi anladığımız yerden yıkımın boyutunu anlatmaya çalıştık. Hiçbirimiz emin olamıyor, ne olduğunu algılayamıyorduk. 10 şehir… Nasıl olabilir bu? Nasıl böylesi büyük bir felâketin içindeyiz, kavrayamıyorduk. 

Gün içinde artık Antakya’dan videolar gelmeye başlamıştı. Gördüğüm hiçbir yer tanıdık gelmiyordu. Ya da belki de ben tanımamak için çaba sarf ediyordum. Konuştuğum herkes “Nesime Antakya yok oldu. Samandağ, Armutlu yok oldu” diyordu. Yok canım diyordum, nasıl yok olur?

Ne yapmam gerektiğini bilmez bir hâlde günü bitirdim. Akşam saatlerinde Düzce Depremi tanıklarından bir hocam beni aradı. “Peki şimdi ne olacak” diye sormuş bulundum. Duyduğum birkaç cümle sonrasını dinlemeye gücüm olmadı. Telefonu kapattıktan sonra kendimle bir kavgaya girdim. “Nasıl burada durabiliyorsun? Şimdi yatağa geçip nasıl uyuyabileceksin?” diye. Giremedim yatağıma, uyuyamadım da. Gün ağarana kadar çatıştım, durdum kendimle… Sabah olduğunda Antakya’ya gitmeye karar vermiştim. Elimden bir şey gelir miydi, bilmiyordum. Ama orada olmak, acıya ortak olmak, görmek, duymak zorundaydım. 

Yol

Öğrendiğimiz birincil ihtiyaçları araba bagajına doldurarak Salı akşamı yola koyulduk. Kuzenlerimle çıktığım bu yolculukta birbirimizi göreceklerimiz karşısında güçlü olmamız gerektiği konusunda telkin etmeye çalışıyorduk. Şurası da yıkılmış, burası da yok olmuş haberleri eşliğinde… Edindiğimiz bilgilere, gördüğümüz videolara rağmen henüz hiçbirimiz doğduğumuz, büyüdüğümüz kenti kaybettiğimizin farkında değildik. Hatay’a yaklaşırken durduğumuz benzin istasyonlarında hiçbir şeyin kalmamış olması, yanımızdan geçen ambulans ve kepçeler, içine gireceğimiz kaosun habercisi oldu. 

Öğlen saatlerinde bize gelen yardım taleplerini ulaştıra ulaştıra doğduğumuz belde olan Harbiye’ye doğru devam ettik. Beldeye doğru giderken şehir merkezinin bir kısmını gördüm. Uzun bir süre donup kalmış olmalıyım ki kuzenimin beni sarsmasıyla kendime geldim. “Lütfen, güçlü olmalıyız” dedi. Güçlü olmalı mıyız? Ne kadar güçlü olmalıyız bunu kaldırmak için, bilmiyordum… Kent merkezinde yoğun bir kaos ve trafik vardı. Normal zamanda yarım saatte varacağımız yere ancak 5 saatte varabilmiştik.

Beldeye vardığımızda artık akşam olmak üzereydi. Araçtan indim. Annem geleceğimden habersizdi. Ailemin bulunduğu yere doğru yürüdüm.

Evin enkazı

Annemin doğup büyüdüğü, Ekrem Dayımın (depremden 50 gün önce kaybettik) sofrasında tüm aileyi yıllarca buluşturduğu, benim iki filmde mekân olarak kullandığım canım evin enkazıyla karşılaştım. Bilmiyordum, söylememişlerdi evi kaybettiğimizi. Enkazın önünden geçerek ailemin yanına ulaştım. Birçok kişiden çok daha şanslı olduğumdan utanarak, bir yandan sevinerek, onlara sarıldım. Anneme, babama kardeşlerime, teyzelerime, kuzenlerime…

Su yok

Antakya’ya varmadan önce İstanbul’da, yolda giderken yaptığım tüm konuşmalar “Nesime, buraya bir şey gelmedi, içecek suyumuz bile yok ” şeklindeydi. Geçirdiğim uzun yolculuğun sonunda Antakya’ya varmamla birlikte Türkiye’nin çeşitli yerlerinden oraya yardımların yavaş yavaş ulaşmaya başladığını gördüm. 

“İçecek suyumuz bile yok” cümlesini duyduğumda içimde oluşan öfkeyi nasıl tarif edebilirim bilmiyorum. Depremin ikinci gününün sabahında nasıl böyle bir cümle duyabiliyordum? Hepimizin sorduğu “Nerede bu devlet?” sorusunu ben de sorup durdum içimden. Cevabını çok iyi bildiğim hâlde… 

Yok olan devlet

İş arkadaşlarım, dostlarım yola hazırlanırken bana yoğun bir çabayla destek olmaya çalıştılar. İstanbul’da birçok kurumun, belediyenin nasıl çalıştığını gözlerimle görmüştüm. Devlet yoktu, ama biz vardık. Türkiye’nin her yerinden gelen yardımlar ve gönüllüler sayesinde insanların kendini daha iyi hissettiklerini gördüm. İstanbul’daki çabalar bir şekilde karşılık buluyordu. Ancak bunu söylemeden edemeyeceğim, güzel bir dayanışma ağının olumlu etkilerinin yanında, gelen yardımların bir mahallede bir tırdan insanların üzerine fırlatılarak dağıtıldığını da gördüm. Boş powerbankler, kettlelar fırlatılıyordu. Kutular boşalıyor, boş kutuları insanlara doğru atıyorlardı. İnanamadım. İnanmak istemedim. 

Kıyafet çöpleri

Bilinçsizce gönderilen kıyafet yardımlarının bölgede çalışan gönüllüler için zorlayıcı bir duruma da dönüştüğünü gördüm. Umarım bir daha böyle büyük bir felaketle karşılaşmayız ama karşılaşırsak diye ders çıkarmak adına yazıyorum bunları. Aşağıdaki fotoğraf gibi yüzlerce fotoğraf çektim. Her yerde işe yaramayacak kıyafet çöpleri vardı. Her gördüğüm kümenin yanından geçerken, fotoğrafını çekerken içim çok yandı. Gelen yardımlar ayrıştırılarak gelmiş olsaydı, muhtemelen çok daha etkili biçimde yardım ulaşmayan yerlere dağıtılabilecekti.

Defne İlçesi, Harbiye Mahallesi

Kış aylarında deprem bölgesinde kullanılmak üzere yazlık kıyafetler, abiye, gecelik vs. gönderildiğini gördüm. Arkadaşım Aysel’in amcası çok haklı bir yerden “kızım bunu bir depremzadeye neden gönderiyorlar, biz bununla ne yapacağız?” diye sordu. Hakikaten -4 derece olan bir yerde depremzade ne yapacak bu sabahlığı?

Defne İlçesi, Harbiye Mahallesi
Depremzadeler

Burada bir parantez açmak istiyorum. Depremzade yazarken bir yazım yanlışı yapmadım. Oradaki orta yaş ve üstü kişilerin ana dili Arapça olduğu için dilleri “depremzede” demeye dönmüyor, “depremzade” diyorlardı. Birkaç kere düzelttim ama her duyduğumda o koşullarda dahi yüzümde bir tebessüm oluşturduğu için ben de “depremzade” demeye başladım. Bulunduğumuz durumla barışmanın bir yöntemiydi bu belki de.

Belirsizliğe yol almak 

Enkazda kalan komşuları için canla başla çalışan insanlar da gördüm, ağzındaki lokmayı paylaşan insanlar da. Battaniye satıcısı olduğu bilinen birinin bütün tırlardan battaniye topladığını ve stokladığını da gördüm. İleride satmak için… 

Güven, güvensizlik, bencillik, dayanışma, umut, umutsuzluk… 5 gün boyunca bu duygular içinde elimden ne geliyorsa yapmaya çalıştım. Altıncı günde ailem soğuk hava koşullarına dayanamadıkları için bir süreliğine Antakya’dan çıkmaya en sonunda ikna olmuşlardı. Bunu yapmayı kabul ettikleri için mutlu olmuştum. Henüz nasıl bir sınavla karşı karşıya olduğumdan habersiz… 

Cumartesi günü annemlerin yerleşebileceği güvenli bir yer ararken gelen telefonlardan, giden kişilerin yaşadıklarına dair edindiğim bilgilerden felâketin boyutu ile başka bir açıdan yüzleşmiş oldum. Günün sonunda aileme gidebilecekleri güvenli bir yer bulabilmiştim. O telaşın içinde Cemre’yi arayıp “Duyduğum, gördüğüm acılara ne zaman oturup ağlayacağım, hepsinin yasını ne zaman ve nasıl tutacağım bilmiyorum.” dediğimi hatırlayabiliyorum sadece. Gerisi kaosla geçen bir gün… Annemlerin eşyalarını hazırladık. Onları alacak araca götürdük. Sarıldık, vedalaştık… Otobüsün ardından bakarken, gördüğüm duyduğum onca şeye rağmen,  ilk defa o an hıçkıra hıçkıra ağladım. 

Ben on üç yıldır Antakya dışında yaşıyorum. Her sene en az iki defa Antakya’ya gidip geliyordum. Her defasında da annem beni bana 4 ay yetecek yemekle uğurladı oradan. Dayımın cenazesine gittiğimde bile “kızım bir şey almadan gitmen içime sinmiyor, bari yağ alsaydın” demişti. “Anne ben yemek almaya gelmedim ki” deyip zor ikna etmiştim, elim boş dönmeye. Bulundukları o zorlu koşulda bile “sana 5 kilo zeytinyağı çıkardım, onu giderken al” dedi. Yanlarında onlara değil dört ay, bir hafta dahi yetmeyecek gıdayla gittiler. Evden o telaşla ne çıkartabildilerse… Otobüsün arkasından bakarken şimdi binlerce annenin, ailenin aynı durumda olduğuyla yüzleştim. Hayatları boyunca Antakya’dan en fazla bir hafta ayrı kalan, kalabilen insanlar evlerini, yakınlarını, işyerlerini, alışkanlıklarını, kentlerini kaybetmiş bir şekilde bilinmezliğe doğru gidiyorlardı. On üç yıl boyunca beni evden arkamdan su dökerek uğurlayan annemi uğurlamıştım bu kentten. Felâketin boyutuna böylece bir katman daha eklenmişti. Annelerimiz bir daha ne zaman mutfaklarına dönüp de Türkiye’nin her yerine koliyle yemek göndereceklerdi? Bunu birçok annenin dönemeyeceğini bilmenin acısıyla soruyorum.

Söylenti

Annemleri uğurladıktan sonra mahallede bizim sülaleden iki aile kaldı. Dayımlar ve aralarında bir bahçe, bir sokak olan kuzenlerim. Akşamı geçirmek için kuzenlerime geçmek istedim. Dayım, kuzenim Mehmet gelip beni alana kadar kuzenlerime geçmeme izin vermedi. Nasıl yani? Hani nerede gecenin bir yarısı da olsa özgürce dolaşabildiğimiz sokaklarımız? Geçirdiğim beş gün boyunca sürekli Suriyelilere dair nefret söylemleri duydum. Ancak meselenin ne kadar ciddi olduğunu idrak edememişim. Birkaç yağma, hırsızlık hikâyesi duyuldu; kulaktan kulağa yayıldı. Delinin biri kuyuya bir taş attı; bunu Suriyelilerin yaptığını söyledi ve söylenti aldı başını gitti. Durduramadım. Kiminle konuştuysam ikna edemedim. 

O gece mahallenin gençleri güvenlik için her akşam mahallede tur atacaklarını, nöbetleşerek bu sistemi sürdüreceklerini haber vermek için yanımıza geldiler. Suriyelilere nefret kusuyorlardı. İçimden onlara bir şey anlatmak gelmedi. Değiştiremeyecektim çünkü, biliyordum. Sessizce dinledik Mehmet’le birlikte onları, gittiler. Bir süre sessiz kaldıktan sonra çok korkarak Mehmet’e “sende mi böyle düşünüyorsun?” diye sordum. “Hayır tabii ki” dediğini duyunca derin bir oh çektim. Ancak diken üstündeyim. Bu söylemler bir nefret suçuna dönüşür mü endişesini ne yazık ki hâlâ taşıyorum. Birçok kültürü içinde barındıran Antakya’da biz kendimizden olmayana ne ölçüde kardeşçe yaklaşabiliyor, ne ölçüde bir arada yaşamayı başarabiliyorduk?

Sorumluluk

Aradan biraz zaman geçtikten sonra Engin Abi geldi yanımıza, yazının başında bahsettiğim arkadaşım Aysel’in abisi. Sadece kendi sokaklarından on iki cenaze kaldırdılar. Kendi imkânlarıyla çıkardılar hem ölülerini hem de hayatta kalanları… Neşesi daim olsun; her şeye rağmen gülen, neşe saçan biri Engin Abi. Diş fırçası bulmuş onun mutluluğunu paylaşıyor. Bizi yarın düzenleyeceği diş fırçalama törenine davet ederken, birden dönüyor, “Sence ben Tanya’yı kurtarabilir miydim?” diye soruyor. Afallıyorum. “İlkyardım eğitimi almış olsaydım Tanya hayatta olur muydu?” diye soruyor yine. Tanya, kuzeninin 19 yaşındaki çocuğu. Enkazdan çıkarıyorlar, yolda ambulans bulup durduruyorlar, fakat kabul edilmiyorlar. Hastane de almıyor, 8 saat sonra iç kanamadan Tanya’yı kaybediyorlar. “Bu sorunun cevabını bilemeyiz.” diyebildim sadece. “Belki hastanede müdahale edilseydi bile kurtaramayacaktık.” “Görüyor musun bak, demek ki her eğitimi almak gerekiyormuş, keşke arama kurtarma ve ilkyardım eğitimi alsaydım. Belki daha çok insan kurtarabilirdim” diyor. Susuyoruz. Bir yanda can kayıplarının hiçbirinin sorumluluğunu almayan devlet, bir yanda da keşkeler ve soru işaretleriyle hayatına devam etmeye çalışan, kurtaramadığı canlardan kendini sorumlu tutan Engin Abi… Lanet okuyorum içimden, susuyoruz. Engin Abi gülecek, güldürecek bir şeyler buluyor yine. Yüreğimiz buruk, gülümsüyoruz. 

Armutlu’nun konuşan sokakları

Depremin yedinci günü, annemlerin güvenli bir yere yerleşmesinin huzuruyla kentten ayrılmayı düşünüyordum. Kuzenim Uğur’a, “Yarın döneceğim, ancak gitmeden kent merkezinde, Armutlu’da ne kaybettik görmek istiyorum.” dedim. Orada olduğumuz süre boyunca telefon çok az çekiyordu ama gidip gelenlerden duyuyordum: “Antakya yok olmuş, Armutlu yok olmuş…” Buna rağmen hâlâ kenti kaybettiğimizi kabul etmemiş, neler kaybettiğimize bakmak istemiştim. Kuzenim beş kere “Emin misin?” diye sordu. Emin değildim ama görmek zorundaydım. 

Sümerler’deki enkazları göre göre Armutlu Mahallesi’ne ulaştık. Armutlu gerçekten yok olmuştu. Arkadaşlarımın evine gidip geldiğim, Gezi direnişinde çok uzun süre mücadeleyi sürdüren, yokuşlarından varillerle zeytinyağı dökülerek TOMA’ların hareket etmesini engelleyen, bu hikâyeyi yıllarca gülerek anlatan Armutlu yok olmuştu… Sloganlarla konuşan duvarlar yok olmuştu. Çok azı ayakta hâlâ bir şey söylemeye çalışıyordu. 

Armutlu Mahallesi

Uğur, İbrahim ve Uğur’un iki arkadaşı ile birlikte Armutlu Mahallesi’nde yürümeye çalışıyoruz. Biz ilk defa gördüğümüz için büyük şok içindeyiz. Uğur ve İbrahim günlerce o bölgede yürüttükleri arama kurtarma çalışmalarından ötürü durumun vahametinin bilincinde, eskiden nerede ne vardı, hangi binadan kim nasıl çıktı anlatıyorlar.

“Bak burası Abdullah Cömert’in öldürüldüğü yer.” diyor Uğur. “Burada anıt vardı hatırlıyor musun? Bak, bu enkazın olduğu yerin altında.” diyor. 

Armutlu Mahallesi

Yürüyoruz…

“Bak burası Ahmet Atakan’ın öldürüldüğü bina, devrilmiş. Bu binadan itmişlerdi Ahmet’i.”

Armutlu Mahallesi 

Yürüyoruz, ayakta kalmayı başarabilen duvarlar bizimle konuşuyor, Armutlu’nun direniş kültürünü hatırlatıyor, “Ben burdayım” diyor ama Ahmet’in ve Abdullah’ın öldürüldüğü yerlerin enkazını gördükten sonra sormadan edemiyorum kendime: Öfkemizin, direnişin hafızası da mı yok oldu şimdi? Hangi sokak bize bu çocukların yasını hatırlatmaya devam edecek, hangi sokaklar bizden sonraki kuşaklara bu çocukları anlatacak? 

Armulu Mahallesi 

Yürüyoruz, “Şimdi deprem olsa kaçacak hiçbir yeriniz yok” diyen binaların arasında. Kendimizi umursamıyoruz. “Yıkılmak üzereyim” diye bağıran binaların önünde sessizce cenazelerini almak için bekleyen insanları gördükçe kendimizi umursayamıyoruz. 

Armulu Mahallesi 

Sessizce yürüyoruz, mahalle kendi yasını tutuyor. Bekleyen insanlar dışında pek kimseyle karşılaşmıyoruz.

Uğur birden duruyor “Bak burada kuzenimin bacağı var”. “Çıkartamadık cenazeyi, bacağını kesmek zorunda kaldık” diyor. İnanamıyorum duyduğum cümleye, Uğur’un cümleyi kurarken ki sakinliğine ve kabullenmişliğine…

Yürürken elimden geldiğince fotoğraf çekmeye çalışıyorum. Sonradan fark ediyorum, çektiğim fotoğraflarda dört şeye odaklanmışım: Duvar yazıları, uçuşan perdeler, apartman isimleri, annelerimizin sokağa taşan yemekleri. En çok onlar canımı acıtıyor. Antakya’nın yemek kültürünü bilenler bilir. Annem, annelerimiz tüm yaz boyunca karınca misali kışa hazırlanır dururlar. “Yemek yemek için yaşıyorsunuz” diye takılır dururdum anneme. Onca emeği enkaz üstlerinde saçılmış görmenin acısını tarif edemiyorum. 

Armutlu Mahallesi. Kıddes bayramına has yapılan yağlı börek.
Köprü başındaki sahlep kokusu

Bir süre sonra Uğur ve İbrahim köylere ilaç dağıtımı için yanımızdan ayrılıyorlar. Ben onların arkadaşlarıyla kent merkezine doğru gidiyorum. Uğur’un yanımda olmayacak olması beni endişelendiriyor ancak yine de gitmek, görmek zorunda olduğumu hissediyorum. Birçok yol kapalı olduğu için dolana dolana varıyoruz. Köprü başındaki durumu görünce şoke olup arabayı hemen durdurmak istiyorum. Araçla biraz daha devam edip duruyoruz. Gördüklerime, daha doğrusu göremediklerime inanamıyorum. Arabadan inip hızlı adımlarla kent merkezine doğru yürümeye başlıyorum. Sağıma bakıyorum; meclis binası yok olmuş, tarihi Ziraat Bankası binası yok olmuş…

Fotoğraf: Onur Temel. Köprübaşı Meclis Binası.

Soluma bakıyorum, normalde köprü başını cıvıl cıvıl kılan künefeciler yok olmuş… Çarşı girişi enkazdan dolayı kapanmış. 

Köprübaşı

Eski Antakya evlerinin girişi de öyle… Saray Caddesi girişinde kocaman bir enkaz dağı oluşmuş. Donup kalıyorum. Hıçkıra hıçkıra ağlamak ve fotoğraf çekmek dışında elimden hiçbir şey gelmiyor. Kış ayı olduğu için künefecilerin önünde duran sahlep arabalarını anımsamaya çalışıyorum. Antakya’ya geldiğimde ilk ritüelim orada kaynayan sahlepten içmek olurdu. Köprü başından sahlep kokusu yok olmuş. Acıyla o kokuyu hatırlamaya çalışıyorum.

Köprübaşı

Uğur’un arkadaşı “Eskiden burada eski bir cami vardı, değil mi?” diyor. Ağlamaktan cevap veremiyorum. Bulunduğum yere yabancılaşıyorum bir anda. Nerede ne vardı, eskiden nasıldı, unutuyorum her şeyi. Her yerde görünen tek şey enkaz. Güzelim kent yok olmuş. 

“Seni yazında, kışında sevdik”

İlk şoku atlattıktan sonra deli danalar gibi etrafta koşturmaya başlıyorum. Belki Saray Caddesi duruyordur diyorum. Girişindeki enkaza tırmanıyorum, Saray Caddesi tamamıyla yıkılmış. 

Eski Antakya evlerine başka bir giriş vardı. “Oraya gidelim, belki duruyordur oralar” diyorum. Koşuyorum, giremiyorum. Lise hayatım ve sonrasında sınava hazırlandığım 1 sene boyunca her gün yolumun düştüğü eski Antakya sokaklarına giremiyorum. Kafelerden taşan müzikler eşlik ederdi bize o sokaklarda. Fairuz’un şarkılarına mutlaka denk gelirdik. Yıllarca o sokaklardan Fairuz’un Beyrut için yaktığı ağıtlara kulak vererek geçtik. Kahvemizi yudumlarken bize onun hasreti eşlik ederdi. Hatta yurtdışına nereye gitmek istersin sorusuna benim cevabım hep “Lübnan” olurdu. Bu kadar özlenen bir ülkeyi çok merak ederdim. Eski Antakya evlerinin o hâline bakarken Fairuz bana yeniden eşlik etmeye başladı. İçimden, “Hebbeytek Bil Sayf” şarkısıyla… “Seni yazında, kışında sevdik” diyor Fairuz o şarkıda. Lübnan’ı, Beyrut’u bu kadar merak etmeme sebep olan o şarkılar şimdi içimden doğduğum kent için geçiyordu. 

Protestan Kilisesi’nin enkazını görünce bir şaşkınlık da orada yaşıyorum. Kocaman yapının enkazı nasıl bu kadar küçücük kalmış olabilir diye bakıp duruyorum. Kiliseden geriye yalnızca demir kapısı kalmış. İlk kez orada bir ayine denk gelmiştim. Eşlik etmemize izin vermişlerdi. Şarkılar söylemiştik beraber… 

Protestan Kilisesi.

Her şey nasıl yok olabilir? Ne olacak şimdi? Yıkılan kentimizin yerine nasıl bir kent kurulacak? O güzelim kültür yok olacak, yerine hiçbir karakteri olmayan beton yığınları mı gelecek? Bir yandan Saray Caddesinin diğer girişinde kepçelerin çalışmaya başladığını ve her şeyi dümdüz ettiklerini görüyorum. O an bu şehirden gitmeye ve sonrasında kameramı alıp geri dönmeye karar verdim. Kepçeler her yeri dümdüz etmeden her şeyi, hafızamdaki kenti çekmeli, neyin nerede olduğunu belgelemeliydim. 

Saray Caddesi

Ertesi gün kentten yıkıntılar enkazlar arasından geçerek ayrılıyorum. Hiçbir ayrılık benim için bu kadar zor olmamıştı. Gördüklerime rağmen kenti kaybettiğimizi kabul edemiyordum, halen de edemiyorum. Birçok kişinin benimle aynı hisleri yaşadığını biliyorum. Acı içinde soruyorum, nasıl tutacağız bu kentin yasını? O kadar acıya nasıl kulak vereceğiz? Her biri için ayrı ayrı nasıl oturup ağlayabileceğiz?

Kamera ile yabancılaşmak

İki gün sonra, yani depremden 11 gün sonra, kameramı alıp geri dönüyorum Antakya’ya. Geç saatte vardığım için ertesi gün kameramı alıp Armutlu Mahallesine geçiyorum. Korktuğumun başına geldiğini görüyorum mahalleye girer girmez. Her sokak başında bir kepçe çalıştığını görüyorum. 

Armutlu Mahallesi

Kepçelerden daha hızlı hareket edebilir, bir süre daha kameramı kullanabilirim sanıyorum. Ama kullanamıyorum. Yıllardır yaptığım mesleğe yabancılaşıyorum. Çektiğim belgesellerde gözüm olan kamera burada aynı işlevi sürdüremiyor. Mekanik bir araca dönüşüyor. Boynumda bir aksesuar olarak asılı kalıyor. Yalnızca fotoğraf çekebiliyorum. Oysaki bir önceki gelişimde aynısını telefonla da yapabilmiştim. Enkaz başında cenazelerini almak için bekleyen insanlara “kentin hafızasını kaydetmeye çalışıyorum, nasıldı eskiden burası?” sorusunu nasıl sorabilirim ki? Soramazdım, sormadım. Durduğum her enkaz başında yaşadıkları acıyı dinleyip başsağlığı dilemek, yaşanan her şey için çok üzgün olduğumu söylemek dışında elimden pek bir şey gelmiyor. 

Armutlu Mahallesi

Armutlu Mahallesi’nde yürürken gözüme yırtılmış bir fotoğraf ilişiyor. 70’’lerde çekilmiş olabileceğini varsaydığım bir kadın fotoğrafı. Alıyorum istemsiz, orada bırakmak istemiyorum. Sonra biraz daha yürüdükten sonra fotoğrafın diğer kısmını buluyorum. Bir erkek. “Nişan fotoğrafları mı acaba?” diyorum. Nerede ne zaman çekildiğine dair tahminler yürütmeye çalışıyorum içimden. Alıyorum diğer yarısını da. İçimden “Belki sahibini bulur ulaştırırım.” diyorum. 

Sonraki günlerde Armutlu’ya her gidişimde enkaz başlarında saçılmış fotoğraflar dikkatimi çekiyor. Acaba sahibine ulaştırabilir miyim sorusuyla karşılaştığım her fotoğrafı topluyorum. Bu kadar derin, büyük bir yasın içindeyken insanlar fotoğrafı önemser mi, bilmiyorum. Yine de topluyorum. Yaptığım şeyin kıymetini beş gün sonra, Armutlu Mahallesi’nde büyümüş arkadaşım Onur’u Mersin’de ziyaret ettiğimde anlıyorum. Onur’a topladığım fotoğraflardan bahsediyorum.. Nerelerden aldığımı soruyor. Cengiz Topel Lisesi’nin karşısından aldığımı söyleyince heyecanla “Bizim ev oradaydı. Fotoğraflar telefonunda var mı?” diye soruyor. Konum bilgisini kayıtlı tutmak için fotoğraf da çekmiştim. Gösteriyorum. Ona dair bir şey bulamayınca yüzünde bir hayal kırıklığı oluşuyor. Keşke her kepçenin yanında dikilseydim ve bütün fotoğrafları toplasaydım diye geçiriyorum içimden. 

İstanbul’a iki adet günlük, yemek tarifleri ve sayısız fotoğrafla döndüm. Sahiplerine ulaştıracağımı umarak. Elimden ne geliyorsa yapacağım bunun için… 

“Bu şehir arkandan gelecektir, sen yine aynı sokakta dolaşacaksın.” 

Kameramla çıktığım yolculuğun ilk gününde Armutlu Mahallesi’nde biraz durduktan sonra Antakya merkezine doğru yürüyorum. Eski Antakya evlerine girebilmek umuduyla. Köprü başında mola verdiğim bir sırada AFAD gönüllülerinden bir ekip Antakya sokaklarını soruyor. Bu yolculuğumu tek başıma yapmak isterdim, ama bir önceki gelişimde giremediğim yerlere belki onlar aracılığıyla girerim diye umarak peşlerine takılıyorum. Daha önce hiç tanımadığım insanlarla tüm ergenliğimi geçirdiğim sokaklara girmek üzere yürümeye başlıyorum.. 

Eski Antakya Sokakları

Devrilen binalardan dolayı kapanan girişler dozer yardımı ile üç gün içinde açılmış olduğunu görüyorum. Açılmak… Nasıl tarif edebilirim bilmiyorum bunu. Bir alanın dümdüz olmasından bahsediyorum… Daracık sokaklar yok olmuş, yerlerini düzlükler almıştı… 

Kendi kendime “Bir hiçlikten yola çıkarak yeniden nasıl inşa edecekler şimdi” diye soruyorum. Bir yandan içimde fırtınalar kopuyor, evet burada doğmuştum, burada büyümüştüm. Ama sonrasında yıllardır turist gibi geldiğim bu sokaklara kendimi ne kadar ait hissettiğimi de anlamaya çalışıyordum. Bu sorular eşliğinde enkazlar arasında yürüyorum, yanımda hiç tanımadığım, oralı olmayan insanlarla. Bir yandan da onlara minnet duyuyorum.Tek başıma olsam giremeyeceğim yerlere girmeme vesile oldukları için.. 

Üniversite okuduktan sonra oraya dönmediğimi, kendime sürekli başka yerlerde hayatlar kurmaya çalıştığımı, ama nereye gidersem gideyim Antakyalı olma hâlini gittiğim yere mutlaka taşıdığımı düşünüyorum. Yaptığım yemeklerle, başkasının yaptığı yemeği kolay kolay beğenmemekle, Arapçanın anadilim olmasından dolayı yaşadığım iletişim sorunlarıyla… Antakyalıydım.

Hiç tanımadığım insanlarla yürürken bir anda kendimi oraya ait hissediyorum. İçimden bana Ezgi’nin Günlüğü “Şehir” şarkısı ile eşlik ediyor. “Bu şehir arkandan gelecektir, sen yine aynı sokakta dolaşacaksın.” diyor şarkı bana. İstanbul’a dönünce günlerce sadece o şarkıyı dinliyorum. Şehir arkamdan geliyor…

Eski Antakya sokakları
Boşluk

Ekiple yürümeye devam ediyorum. Kurtuluş Caddesi’ne çıkıyoruz beraber. Meşhur “Haytalı asla bici bici değildir.” kavgasını Adana ile yürüten ve bence kavganın galibi olan Affan Kahvesi’nin önünden geçiyorum. Acıyla hatırlıyorum dershaneden çıkıp çıkıp orada toplaştığımız günleri. Habibi Neccar Camisi’nin yıkıldığını görüyorum. Yıllarca dolmuşa binmek için kullandığım güzergâhtan geçiyoruz. Hiçlik… 

Habibi Neccar Camisi önü, Kemal Paşa Caddesi.

Çarşı girişinin önünde duruyorum. Normalde burası cıvıl cıvıl olur. Bütün dükkânlar kapılarının önünde tezgâh açar, ancak iki kişinin yürüyebileceği alan kalır geriye… Yok yoktu burada: ayakkabıcılar, sobacılar, bakırcılar, kuyumcular, baharatçılar, künefeciler… Boşluğa bakıyorum. Sokaktan taşan baharat kokusunu anımsamaya çalışıyorum…

12. günde bir mucizenin peşine düşmek

“Dün gece bir enkazdan ses duyulmuştu. Çalışmalara başlanmış, hadi oraya gidelim belki bir mucizeye denk gelirsin” diyorlar… Gidiyorum. Köprü başının arka sokakları… Yıllarca üstünden geçtiğim kaldırımda bir cenaze ile karşılaşıyorum.

Devam ediyorum yürümeye. 

Bir mucizeye değil, yatağında mışıl mışıl uyurken üzerine kolon düşen birinin cenazesinin çıkarılmasına tanık oluyorum. Neden ve nasıl durdum da izledim bilmiyorum. Yanımda bir amcanın daha izlediğini görüyorum. Sonra öğreniyorum ki oğlunun çıkarılmasını izliyormuş. 

Günlerdir o ânı her gece tekrar tekrar izliyorum. Bende yansıması böyle olduysa o amca nasıldır şimdi diye kendime sorup duruyorum. Nasıl silebilecek o ânı hafızasından. Bütün o anları hafızamızdan nasıl sileceğiz? Yataklarımızda derin uykuya dalabilecek miyiz bir daha, bilemiyorum…

Çıkarıyorlar “cesedi”… O sırada bir enkaz yığının üstündeyiz. Arkamızda iki enkaz yığını daha var. Yola çıkarmak için “cesedi” mecburen kepçenin içine koyuyorlar. Daha uzaktaki enkaz yığınından biri sesleniyor: “Burda bir ceset daha var, beraber götürelim” diyor. Defalarca deniyorlar, iki ceset bir kepçenin ağzına sığmıyor. Vazgeçiyorlar. Tek tek götürmeye karar veriyorlar. Baba ile izliyoruz, oğlunun kepçe ağzında kaldırıma konulmak üzere götürülüşünü…

“Mezarımız var diye seviniyoruz”

Diğer günler iç içe geçti hafızamda. Gün gün aktaramam belki ama Armutlu sokaklarına, kent merkezine her gittiğimde oranın ritminin, soluduğum havanın değiştiğini söyleyebilirim.

Armutlu Mahallesi

Enkaz başında bekleyen insanların yerini birkaç gün sonra ağır hasarlı binalardan eşya tahliye etmeye çalışan insanlar almaya başladı. Evet büyük felaket yaşadık, yakınlarımızı kaybettik, gömdük. “Acaba buzdolabını kurtarabilir miyim” diye girdiler o evlere. Evden, enkazdan kendilerine ait ne çıkarabildilerse, ona tutunmaya çalışıyorlardı. Günlerce hayatta kalan için tutunacak bir sebep bulması gerektiğini ve bunu en ufak bir şekilde bulabildiğini düşündüm durdum. 

Bunun üzerine Engin Abiyle yaptığımız bir sohbet yakıyor canımı. Engin Abi “Ya biz cenazelerimizi çıkarıp gömebildik diye seviniyoruz” diye anlatıyor bir akşam.  “Mezarımız var diye seviniyoruz” diyor. Gün içinde o kadar duyuyordum ki bu şükretme hâllerini: “Kemanımı aldım diye seviniyorum, en azından televizyonu çıkardık, dolaptaki yemekleri kurtarabildik…” Engin Abi’nin duymayacağını sanarak dönüp Mehmet’e “Çok tuhaf bir şekilde herkes tutunacak, sevinecek bir şey bulabiliyor” diyorum. Engin Abi beni duyuyor: “Ya ben babamın ölümüne sevindim, düşünebiliyor musun…” diyor. “Daha kırkı çıkmadı. Ama bu günleri görmeden gitti diye seviniyorum.” diyor. Yutkunamıyorum…

Ayaz’ın araba koleksiyonu

Ev tahliyelerinden birine eşlik ettim o süre zarfında. Biraz da bu yazıyı yazmama vesile olan Arda’dan bahsetmek istiyorum. 

Arda, Güzel Sanatlar Lisesi 1. sınıf öğrencisi. Depremde okulu yıkılmış, Antakya’da bir tane güzel sanatlar lisesi olduğu ve annesini bırakıp başka bir yere gitmek istemediği için eğitimini bir süreliğine rafa kaldırmış. Evden eşyaların tahliye edileceği zaman enstrümanlarını almak ve evle vedalaşmak için ailesiyle Armutlu Mahallesi’ne gidiyor. Ben de peşlerinden gidiyorum. Eşyaları alırken Arda’nın 18 yaşındaki kuzeni Ege de bize eşlik ediyor. Depremde babasını kaybetmiş. Buna rağmen çok cesur. Evden Arda’nın istediklerini çıkarmaya çalışıyor. Önce televizyon çıkarılıyor, sonra muhabbet kuşu. On üç gün boyunca susuz ve yemeksiz hayatta kalmayı başarmış. Arda elleri titreyerek su veriyor kuşa. Ayaz’ın (Arda’nın yedi yaşındaki kardeşi) bisikleti çıkıyor. Sonra da Arda’nın enstrümanları. Kemanının kılıfını büyük bir heyecanla açıyor. Keman olduğu gibi duruyor, sapasağlam. 

Arda kemanının kılıfını açarken. Armutlu Mahallesi

Enstrümanlarına ve kuşuna kavuşmanın heycanını yaşadıktan hemen sonra aklına Ayaz’ın araba koleksiyonu düşüyor.

“Ayaz’ın araba koleksiyonu vardı.Lütfen onu da çıkarın” diyor Arda. Koleksiyonun ne kadar değerli olduğunu anlatmaya çalışıyor eve girip çıkanlara. Ayaz’ın onu ne kadar heyecanla topladığını anlatıyor. Sonra dayanamayıp eve kendi de giriyor. 

Evden çıkışına biraz uzaktan tanık oluyorum,elimde kamerayla… Ağlamamak için kendini zor tuttuğunu görüyorum. Kapatıyorum kamerayı, yanına gidip sarılıyorum. “Ağla” diyorum “Ağla, akıt içindekini…” Sarılıyoruz. Ağlıyor… “Çok zoruma gidiyor eve bir daha giremeyeceğimi bilmek, evle vedalaştığımı bilmek çok zoruma gidiyor” diyor. Sonra evden çıkışlarını anımsıyor. Deprem anında yaşadıklarını ve sonraki kaosu… Anlatıyor, dinliyorum. Aklım almıyor yaşananları, empati kuramıyorum. Sonra Ayaz’ın çocukluk fotoğrafları aklına geliyor. Yasını, acısını bir kenara bırakıp fotoğrafların yerini tarif ediyor babasına, eniştesine… Sonra bana Ayaz’ın araba koleksiyonunu gösteriyor. Nasıl heyecanla topladığını, şimdi bunları görünce nasıl sevineceğini anlatıyor. Dönüyor muhabbet kuşuyla konuşuyor, tekrar enstrümanlarına bakıyor.

Akşam soruyor bana “Nesime Abla ne zaman yayınlarsın belgeseli?” Belgesel için çekim yapamadığımı anlatıyorum. Biraz hayal kırıklığına uğradığını görüyorum. “İzin verirsen fotoğrafını paylaşıp hikâyeni anlatabilirim” diyorum. “Benden izin almana gerek yok, istediğin gibi paylaşabilirsin” diyor. O anda oradaki herkesin nasıl bir duyulma, görülme ihtiyacı olduğunu anlıyorum. “İyi ki gittim vedalaştım evle” diyor. “İyi ki” diyorum…

“Ben buradaydım” diyen kent

Son gün kendimi kente daha ait hissettiğim bir yerde, kendime dair izler bulmaya çalışarak yürüyorum. Kenti o gün sanki derin bir yas havası bürümüştü. Cenazelerini alabilen almış, eşyalarını çıkarabilen çıkarmıştı. Kent daha bir yalnız, daha bir ıssızdı. Kendi yasını tutuyor gibiydi. Bir dahaki geldiğimde çoğu yapının enkazını bile bulamayacağımı bildiğim için hafızama işlemeye çalışıyorum. 

Kurtuluş Caddesi
Depremle tanışmak

Tam şehirden ayrılmak üzere araca giderken 6.4 şiddetinde gerçekleşen depreme yakalandım. Ne gördüklerimin ne de duyduklarımın ilk depremde yaşananları anlamama yetmediğini o an fark ettim. “Dışarıda güvenli bir alanda olmamıza rağmen bu kadar korktuysam 6 Şubat’ta depreme uykularında yakalanan insanlar bir buçuk dakika boyunca ne yaşadılar?” sorusunu hâlâ kendime soruyorum. 

Kentten ayrılmak

Böylece ben de kentten bir depremzade olarak ayrılmış oldum. O “yıkılmak üzereyim” diye bağıran evler ne hâle geldi acaba? Belleğimde yer tutan,”ben buradaydım” diyen kente ne oldu? Bir daha geldiğimde kentten geriye ne kalmış olacak? sorularını sorarak ayrıldım kentten. İlk ayrılışımda çok zorlanmış, hiç bu kadar zor bir ayrılık yaşamadım diye düşünmüştüm.  Daha önce yaşadığım tüm ayrılıkların önüne geçti bu ayrılık. 

Şimdi yine cevabını çaresizce aradığım bir şekilde soruyorum: Nasıl tutacağız bu kentin yasını? Bu kadar acıyı ve yıkımı nasıl sindireceğiz? Kenti kaybettiğimizi kabul edip yas sürecini başlatabilecek miyiz? Bilemiyorum. 

Tutunduğum, bildiğim tek bir şey var: Kenti yeniden kendi istediğimiz gibi kurabilirsek bunca acının üstesinden biraz olsun  gelebileceğiz. 

DÖN