Sinan Erensü: Türkiye’deki iklim hareketini özellikle tarihsel gelişimi ve özellikleri bakımından nasıl değerlendirebiliriz? Karşılaştırmalı, tarihsel ve aktör bazlı gidebiliriz. İklim hareketinin tarihine baktığımızda, bugününü şekillendirdiğini söyleyebilir miyiz ve evetse, nasıl şekillendiriyor?

Ümit Şahin: İklim aktivizminin başlangıcı 1989–90. CAN’ın kuruluşu 1989. Ondan öncesi, tekil birtakım eylemlilikler. Türkiye’de bir hareket olarak ortaya çıkması 2005’tir. 2005’te Aralık ayında Kadıköy’de, 2005’te yürürlüğe giren Kyoto Protokolü ve sonrasında Montreal’deki COP9 üzerine dünyada büyük bir hareket –şu an artık mevcut olmayan Stop Climate Change koalisyonun bir parçası olarak ilk eylem yapıldı. İlk eylemin sloganı “ABD Kyoto’yu imzala”ydı, bir sonraki sene “Türkiye Kyoto’yu İmzala”ya dönüştü. Dünyada 2005 Katrina Kasırgası, Türkiye’de 2006–2007 kışındaki, yazdan itibaren hissedilen büyük kuraklık ülkede konuyu popülerleştirdi. 2005–2007 arası inanılmaz hızlı, yoğun bir dönemdi. Sonrası daha inişli çıkışlı. Bir başka kritik dönem 2009’dur. Çevre örgütleri ilk defa Kopenhag öncesinde işe karıştılar, Greenpeace hariç. Greenpeace, 2005’ten önce yanılmıyorsam 2004’te Çan termik santralindeki eyleminde iklimi bir argüman olarak kullandı. Dolayısıyla öncüsü, o zamanki Greenpeace denebilir. 2009 Kopenhag’a, Ethemcan da oradaydı, Türkiye’den aktivistlerin katılımı çok güçlü oldu. Dönüşte de iklim aktivistlerinde –akademisyenler, uzmanlar da dahil– bir çoğalma, bir kadro oluşumu oldu; ama 2009 sonrası Kopenhag’ın başarısızlığı nedeniyle bir moral çöküşü ile bir–iki sene dalgalanma oldu. 350 eylemleri başladıktan sonra biraz toparlandı. Bence 2013’ten sonra da ilginç bir şekilde Türkiye’de iklim hareketi ciddi anlamda profesyonelleşmeye başladı. 17 sene önceki sokak aktivizminden bugün dünya ölçeğinde raporlar yayımlayan, bütün dünyadaki gelişmeleri günü gününe izleyen, uzman profesyonel bir sivil toplum ortaya çıktı. Yereldeki aktiviteleri sonra tartışacağız herhalde. Çok ciddi bir sivil toplum; uzman, aktivist, profesyonel, işi bilen bir ekip var ama hareket var mı, o çok tartışılır. 17 sene önceki radikal talepleri olan, dünyadaki iklim adaleti hareketine benzeyen bir hareket bugün hâlâ var mı bu çok tartışılır. Tabii 2018 sonrası çocukların devreye girmesi, Yok Oluş İsyanı’nın devreye girmesi çok iyi; ama ne kadar gerçek anlamda bir toplumsal hareket niteliğinde olduğu bugün tartışılır. Tabii, 2015 Paris öncesi 1000 kişinin katıldığı İklim Forumu’nu unutmamak lazım. 

Bu girizgâh benim bazı sorularıma kapı açtı: Gençlerin eylemleri, yerelin iklim hareketi ile ilişkisi, hareket içindeki profesyonelleşme ve bu profesyonelleşmenin farklı veçheleri… 2005’te tam ne oldu, orayı açar mısın? “Biz” diyorsun, bizden kasıt hangi aktörler? Parti? Yeşiller? 

Ü.Ş.: Parti yoktu o zaman. 2005’teki eylemleri, 1999 Seattle Dünya Ticaret Örgütü protestoları sonrası dönemde İstanbul’da da kurulan İstanbul Sosyal Forumu, Kara Kedi Kültür Merkezi’nde ortaya çıktı. Türkiye’deki DSİP’li1 arkadaşlar, hatta Jonathan Neale Türkiye’ye geldi o yıl, sonra onun kitabı Türkçeye çevrildi.2 Sadece DSİP’liler değil, Greenpeace’ten, Yeşiller’den insanlar vardı. 2005–2006’dan neredeyse 2013’e kadar bütün eylemlerin koordinasyonu bu merkezde yapıldı. Özellikle sol partiler de eylemlere gelirlerdi. O zamanki BDP de gelirdi ama çok fazla organizasyonda yer aldıklarını hatırlamıyorum. TEMA, WWF gibi falan kurumsal çevre örgütleri 2009’da dahil oldular.

Kopenhag kampanyası basın açıklaması. Fotoğraf: Cihan Demirtaş (Yeşil Düşünce Derneği arşivi)
Ethem, senin dönemindeki gençlik hareketi ile bugünkü gençlik hareketini takip ettiğin ölçüde karşılaştıracak olsak?

Ethemcan Turhan: 2006 sonunda, BM Kalkınma Programı’nda staj yaparken, tesadüfen bu konunun göbeğine düştüm. Türkiye’de Birinci Ulusal Bildirim hazırlanıyordu. Türkiye 2004 yılında Ankara Konferansı’nı yapmış ilk olarak, çerçeve sözleşmeye taraf olmuş. 2007 itibarıyla resmen meclisten geçiyor. Ankara’da, ODTÜ’de çevre mühendisliği okuyan bir öğrenci olarak ben ne derste bununla ilgili bir şey duydum ne okulda. Yüksek lisansa gittiğim sırada, Young Friends of the Earth’ün “Act Now” diye Kopenhag zirvesine hazırlık sürecinde, kapasite artırımı için özellikle ulusaşırı bir gençlik hareketi örgütlemek gibi bir girişimleri vardı. Hem sokak ayağı hem de Ümit’in bahsettiği türden profesyonel, çok katmanlı bir gruba dahil olmuş oldum. 

2009 yazında, Türkiye’de niye bir gençlik hareketi yok diyip arkadaşlarla İklim İçin Gençlik İnisiyatifi, sonra da İklim Adaleti İçin Gençlik İnisiyatifi’ne dönüşen girişimi kurduk. 100–150 kişinin katıldığı bir bisiklet eylemi oldu Ankara’da. 350 Ankara grubu ile birlikte düzenlenmişti. İşte meclisin önüne bisikletlerle gidildi, Türkiye’nin iklim meselesinde gerekli rolünü oynaması gerektiğine dair –o dönemler meclisin önünde basın açıklamaları falan yapılabiliyordu. Milletvekilleri de dışarı çıktı, çok ses getirmişti. Sonrasında Ankara Kuğulu Park’ta “İklimi değil çorbayı ısıt” diye biraz daha gıda meselesine, çocuklara da bağlanan bir eylem olmuştu. Ama devamı gelmedi. Birkaç arkadaş, Kopenhag’da farklı gruplarla ilişkilenme imkânımız oldu. Ümit’ler, Küresel Eylem Grubu’ndan arkadaşlar ve diğerleriyle… COP15 sırasında Kopenhag Postası’nı yazmaya başladık, günlük olarak Kopenhag’dan haberler; çünkü Türkiye’de uluslararası rejimi takip eden hemen hemen kimse yoktu aktivist camiada. Açık Radyo var tabii ama onun da kısıtlı bir çevresi var. Hatta geçenlerde bilgisayarı karıştırırken buldum bir fotoğrafımız var Ümit, Ömer Bey (Madra), Uygar (Özesmi); Selçuk (Balamir) var; o da uzun süredir Amsterdam’da iklim adaleti hareketinin içinde.

Ü.Ş.: Uygar açlık grevi yapmıştı.

E.T.: Evet, Kopenhag gerçek bir kırılma noktası oldu; çünkü palazlanmakta olan iklim adaleti hareketiyle iyice temas edildi. Kopenhag sokaklarında 100 bin kişi yürüyor, her politik arka plandan coşkulu bir kalabalık var. Eylemci anarşistler, Kara Blok, La Via Campesina, STK’lar, siyasi partiler, vs. Türkiye’de de kırılma bence Kopenhag sonrası oldu. Ben, Avrupa Sosyal Forumu vesilesi ile Ekoloji Kolektifi’yle tanıştım örneğin. Ekoloji Kolektifi içinde iklim adaleti aktivizmi ekososyalist bir perspektiften ele alınıyordu. Tabii Türkiye deneyimindeki mesele ilginç: Biri bu profesyonelleşme meselesi. İklim hareketinin profesyonelleşme meselesini tabii ki Türkiye’ye uluslararası iklim filantropisinin girişinden, gelen finansal kaynaktan bağımsız olarak düşünemeyiz. Avrupa İklim Vakfı’nın Türkiye’ye girişinden, 350.org’un, CAN’in (İklim Eylem Ağı) daha yerleşmesinden vs. Diğer boyutu da iklim jargonu, ekoloji mücadelesinde kullanılmaya başlandı. HES’lerde, gıdada, madende yani hemen hemen tüm yerel taban hareketlerinde. Böylece sadece dünyada değil Türkiye’de de her şey iklimleşme sürecine girdi.

Burada bir virgül koyalım. Belki Ümit’in kronolojisindeki 3. dalgaya denk gelen. Cemil, 2013 sonrası daha çok yerel hareketlere dokunan, son birkaç yıldır Polen üzerinden ve iklim koalisyonu üzerinden örmeye çalıştığınız işbirliklerine de dokunarak, o kısmı da senden dinleyebilir miyiz? 

Cemil Aksu: Bence, Türkiye’de Ümit’in dikkat çektiği 2005’lerdeki iklim eylemleri süregelseydi bir iklim hareketi herhalde oluşmuş olurdu, ama Türkiye’de bir iklim hareketi yok. Kesintili olarak ara ara bu gündemlere dair ufak ya da büyük eylemler oldu ama bir hareket ya da süreklilik oluşturulamadı. Ben, Ethemcan’ın da işaret ettiği gibi, yerel hareketlerin belli sınırlılıklarını aşması için iklim siyasetine angaje olmanın yararlı olacağını düşündüğümden iklim hareketi ile ilgilenmeye başladım, hâlâ da öyle düşünüyorum. Yerel hareketler, kendi sorunları dışındaki sorunları düşünmek, kendi sorunlarıyla diğer sorunlar arasındaki bağlantıları açığa çıkarmak ve benzer bir mücadeleyi yürüten öznelerle, örgütlerle, platformlarla bağlar kurmak, ortaklıklar inşa etmek konusunda zayıf. Bu sınır, yerellik demeyeyim ama yerelcilik ya da tekil sorun odaklılık, Aykut Hoca’nın ifade ettiği şekliyle ulusalcılıktan da geliyor. Dolayısıyla hareketlerin dünyadaki öznelere, tartışmalara çok ilgisi yok. Dolayısıyla iklim gündemi bu dezavantajları değiştirmek için biraz da araçsallaştırılmış durumda; ama bu sayede dünyayı yakalamak, dünyadaki başka öznelerle organik ilişkiler kurmak Türkiye’deki ekolojik bilincin gelişmesi açısından önemli. Akdeniz ve Karadeniz’deki gaz arama çalışmalarına karşı, Glasgow zirvesi öncesi, “Yeraltında Bırak” kampanyasını Türkiyellileştirerek “Kazma Bırak” dedik. Yunanistan’dan, Kıbrıs’tan, hatta İsrail’den, Akdeniz’deki boru hatlarına karşı mücadele eden gruplarla temas kurmak açısından iyi oldu. Covid-19 pandemi sürecine denk geldiği için sokakta bir görünürlüğü olmadı, ama orada başlayan iklim gündemini sonra Glasgow’a taşımayı başardık gibi. Glasgow iklim zirvesine, “kazma bırak” ekibi olarak katılıp Türkiye koalisyonunun kurulmasını örgütledik. Alternatif zirve etkinliklerinin Türkiye’de takip edilmesini de sağladık. Bizim üzerimize vazife değildi ama küresel iklim grevlerine de çağrı yaptık. Küresel iklim adaleti eylem gününde, 10–12 ilde ve birçok ilçede eylemler gerçekleştirildi ve sanırım o Ümit’in dikkat çektiği ilk kitlesel eylemlerden sonra, kitlesellik açısından değil ama yaygınlık açısından ilk oldu. Ankara’da, İstanbul’da, Samsun’da, İzmir’de, Mersin’de, Muğla’da, Muğla’nın birçok ilçesinde hatta Düzce’de, bu tür küçük küçük basın açıklamaları oldu.

Sen son birkaç yıldır iklim meselesi üzerinden geleneksel olarak iklim mücadelesinin içinde yer almamış yerel topluluklar, sol sosyalist gruplar, Kürt siyasetinin içinden gruplarla temas ediyorsun. İklim meselesine bu gruplar içinde nasıl bir destek ya da karşı çıkış var?

C.A.: Özetle, Gretaların3 eyleminden sonra iklim hareketinin popülerliği arttı, Türkiye’de de eylemler ve tartışmalar takip edildi. Yerel sorunlarla iklim krizi arasında bağlantılar kurulmaya başlandı. Burun kıvıranlarda genel eğilimse, bu küresel söylemin yerel sorunlara karşı mücadeleyi gölgede bıraktığı. İklim mücadalesinin tersten handikapı. İklim krizi gibi global bir meseleyle mücadele ederken, örneğin yereldeki termik santrale de kömür santraline de, ekolojik yıkıma neden olan, orman kayıplarına neden olan karşı mücadeleyi somutlayamamak. Bir yandan hem Ümit’in hem de Ethemcan’ın dikkat çektiği bu iklim meselesinin profesyonelleşmesi, başka yerel ekoloji mücadelelerinde yer alınmaması, sadece bu tema üzerinden gündemlere dahil olunması bu tartışmaya bir barikat da çekiyor. Dolayısıyla iklim krizi dediğiniz JES’tir, HES’tir ya da madenciliktir, buna karşı mücadele vermek lazım, esas mücadele oralarda veriliyor söylemi var. Yani ikisi arasında bir öncelik sonralık yaratan, iklim krizi söylemini çok edilgen bulanlar da var. İklim niye krizde olsun, onu krize sokanlar var gibi tartışma yapılıyor. Biz, İklim Adaleti Koalisyonu aracılığıyla, tekil sorun odaklı olmaktan çıkması, daha global bir iklim meselesiyle bağ kurulması için bir girişimde bulunabilir miyiz diye düşündük. Bunun için çabalıyoruz. Ama başka nedenlerden dolayı –yerel platformların örgütsel sorunları, vb.– bu henüz başarılmış bir şey değil. 

Çok sağ ol. Şimdi bir tur daha yapabiliriz diye düşünüyorum. Belki iklim hareketiyle siyasetçiler ve kanun yapıcılar, hükümet, devlet arasında temas veya temassızlıktan bahsedebiliriz. İkincisi, yine Greta momentinin Türkiye’de yarattığı dalgaları nasıl değerlendirmeli meselesinden bahsedebiliriz diye düşünüyorum.

Ü.Ş.: Önce bir şeyler ekleyeyim. İlki hareket var mı yok mu? Herkes farklı anlayabilir hareket deyince. Geçmişten 1–2 örnek vereyim. Türkiye Kyoto’yu İmzala kampanyası yaptığımızda 2007’de, bir buçuk ay içinde, inanılmaz bir hareketlilikle 168 bin imza topladık. Sokakta, İstiklal Caddesi’nde, metro çıkışlarında, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde kurulan stantlarda toplandı. Bir başka örnek; yine Cemil’in söylediği diğer yerel hareketlerin iklim hareketleriyle bağlantılanması meselesi: 28 Nisan 2007. “Başka Bir Enerji Mümkün” diye bir miting yapmıştık Kadıköy’de. Hem iklim hem nükleer karşıtı hem de işte genel olarak enerji meselesini de gündeme getiren. 5–10 bin kişinin katıldığı , temelde bir iklim eylemi olmakla birlikte oraya özellikle HES’lere karşı mücadele eden hareketlerden Karadeniz’den gelenlerin olduğu…Bu muhtıra darbesinin ertesi günüydü. Çok saçma bir şekilde. Derelerin Kardeşliği platformunun ya da Fındıklı’dan –galiba– gelen arkadaşların Kadıköy rıhtımdaki bir binadan aşağıya inerek pankart açtıkları, böyle müthiş işler oluyordu. Yani orada sadece sayıdan değil, hareketin boyutundan ve görünürlüğünden ve emeğin büyüklüğünden bahsediyorum. Katılan grupların çeşitliliği anlamında vs. Cemil’in söylediği doğru tabii, sonradan bu bir süreklilik taşımadı. Türkiye’de 2013 sonrası özellikle bu son dönemde otoriterleşmeyle birlikte sokak aktivizminin iyice zorlaşmasının da kuşkusuz çok büyük payı var. Bir yandan da kabuk değişimi, bir kuşak değişimi olduğu açık. Ben aslında Türkiye’de bu Ethemcan’ın bahsettiği, iklim filantropisi dediği grupların, kuruluşların Türkiye’ye sağladığı destek sayesinde ortaya çıkan bu profesyonel iklim hareketinin son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Tipik bir sosyal hareket niteliğinin ortadan kalkması, bu grubun varlığı ile açıklanamaz. Ethemcan’ların Ankara’daki gençlik hareketine benzer bir hareket ise bugün yok. Bugün bir genç insan ben iklim hareketine katılmak istiyorum dese bunu kendisinin kurmasının dışında pek bir şansı yok şu an.

Glasgow sırasında ortaya çıkan alternatif zirvede –aslında eskiye dayanır, Pablo Solon, Nnimmo Bassey gibi isimlerin liderlik ettiği bir hareketin devamı– şöyle bir ikilem var: Alternatif zirve, aslında COP zirvelerinde yalan söyleniyor, danışıklı dövüş var demek, fosil yakıt kampının işine de yarayabilir. Teşhir önemli, ama bir anlamda tüketici. Çünkü radikal iklim taleplerinin duyulur olması için bunun bir denge içinde olması gerekiyor.

Türkiye’de iklim eylemleri. Fotoğraf: Cihat Demirtaş. (Yeşil Düşünce Derneği arşivi).
Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı imzalamasıyla da hareketlenen bir çark söz konusu. Ve aslında aktörler, yeni yeni yapılar, belki aktivizmden de gelmeyen, işin teknisyeni olmaya aday kurumlar ve onların kullandığı birtakım kaynaklar vs. de var. Sen onlara daha hâkimsin, belki oraya da dokunabilirsin diye düşündüm.

E.T.: Greta momentinin kısıt ve imkânlarını iyi anlamak gerekiyor. Bunu kesinlikle oradaki çocukların eylemliliklerini küçük görmek için söylemiyorum, ama hareketin sınıfsal boyutunu da gözden kaçırmamak gerekiyor. Sadece bu hareketi överek bir yere varamayız, çok daha geniş bir hareketliliğin parçası olarak görülmesinin faydalı olacağını düşünüyorum, bu birincisi. İkincisi, küreselleşme karşıtı, alter-küreselleşmeci hareket çok önemli bir kırılma noktası. Çünkü davası olup kitlesi olmayan iklim adaleti ile kitlesi olup davası sönümlenmiş küresel adalet hareketi bir araya geliyor. Avrupa’da Ende Gelande, Amerikalar’da yerli hareketiyle işbirlikleri, yine Küresel Güney’deki sosyal adalet hareketleriyle bütünleşen çevre mücadeleleri aslında bunun kesişiminden ortaya çıktılar. Türkiye’de benzer hareketler oldu; ama farklı tarihsel dönemeçlerde. Kopenhag’dan sonra bir de Paris kırılması var. Bu işle hiç ilgilenmeyen bir yığın, geniş spekturumda hem örgütlü hem örgütsüz insan iklim meselesiyle ilgilenmeye başladı. Bunun olumlu tarafları var; iklim meselesi artık ana akımın gündemine geliyor. Olumsuz tarafları da var; iklim meselesi her şey ve hiçbir şey olabiliyor. Bu da neye iklim hareketi diyeceğiz diye düşündürüyor. Kyoto’yu imzala derken odak ulus devlet ve uluslararası rejimdi. Paris sonrasına geldiğimizde ise iklim adaleti tartışmasının sırf ulus devlet odaklı değil, daha çok yerelleştiğini de görüyoruz. Bugün şehir ölçeğinde, mahalle ölçeğinde daha fazla iklim adaleti tartışması var. Uyum tartışmasının da kayıp ve zararlar tartışmasının da yerel ölçekte yapılması gerekiyor. Bu açıdan baktığımızda radikal taleplerin hedefleneceği yer yerel ölçek diye düşünüyorum. İklim filantropisine gelince, örneğin finansman tartışması açısından önemli. Daha önce iklim hareketinde olmayan bir dizi uzmanlık da artık harekete destek olarak yerleşmiş gözüküyor. 

Bence bugün en temel ihtiyaç, “iklim adaleti hareketi var mıdır, yok mudur?” Nedir?” “Profesyonelleşmiş midir, gönüllülük temelli midir?” tartışmalarından da belki öte, “üstünde uzlaşabileceğimiz temel prensipler nedir?” sorusudur. Bu herkesin en radikal aktivist olmasını gerektirmeyebilir. Ama en azından iklim adaletinden, sosyal adaletten, kuşaklar arası ve kuşak içi adaletten, insan ve insan dışı doğanın ilişkilerinden, uluslararası, ulusaşırı bağlantılarla adalet meselesinden, Küresel Güney, Küresel Kuzey hikâyesiyle birlikte Türkiye’deki eşitsizliklerden ne anlıyoruz? Bütün bunların daha net olarak konuşulması gerekir diye düşünüyorum. Belki şu anda o noktada değiliz. İklim forumu gibi inisiyatifler bu yüzden kıymetliydi. Çünkü çok farklı alanlardan insanlar bir araya gelip konuşma imkânı buluyorlardı. Belki şu anda Türkiye’de eğer bir iklim adaleti hareketinden bahsedeceksek bu tarz kesişim noktalarına ihtiyacımız var.

Ne yapmalı konusuna aslında kapı aralamış olduk galiba Ethem’in söyledikleriyle. Cemil, senin başlayan tartışmalara ekleyeceğin notlarını alalım. Bir de “Hareketin kitleselleşebilmesi, tabana yayılabilmesi için ne yapmalı?” konusunda ne düşünüyorsun? 

C.A.: Hem Kopenhag’ın hem Paris’in yarattığı hayal kırıklığından sonra yüzümüzü döndüğümüz yer de sokak aslında. Toplumsal hareket ancak bu hükümetlere, şirketlere dur diyebilir ve iklime dair adımlar atılması konusunda baskı uygulayabilir gibi bir kanaat doğdu. Şimdi bu açıdan hepimizin cevaplaması gereken soru bu. Biz iklimle ilgili ya da genel olarak ekolojiyle ilgili taleplerimizi toplumsal hareketlerin, –buna sınıf hareketleri de dahil olmak üzere– kadın hareketleri, gençlik hareketlerinin gündemine nasıl sokacağız ve nasıl onların temel ajandalarında yer alan esaslı bir konu hâline getireceğiz? Biz de bu soruyu soruyoruz kendimize ve bunun için de belli gündemler üzerinden bu ilişkiyi kurmaya çalışıyoruz. Türkiye’deki bu iklim STK’cılığını iklim hareketi önünde bir engel olarak görmüyoruz. Ben daha çok, yerel çevre ve ekoloji hareketlerinin dönemlik olarak bir konuya odaklanarak o konuda bir başarı elde etme motivasyonlarının düşük olduğunu görüyorum. İklim Adaleti Koalisyonu’nda da aynı şeyi görüyoruz. En az 10 tane çalışma grubu var. Ve çok farklı konularla ilgileniyorlar. Su krizi, gıda krizi, işte kömür, nükleer, şu, bu. Bence hem İklim Adaleti Koalisyonu’nda hem de bununla bağlantılı siyasi partiler, 350.org ya da İklim Eylem Ağı gibi Avrupa’daki küresel sivil toplum kuruluşlarının Türkiye’deki ayaklarıyla beraber, ortak olmasa bile senkronize bir kampanyayla, somut bir başarı elde edecek bir planlama yapmak gerekiyor. Tek bir konuya odaklanmak ve o konuda da en azından mevcut tabloda küçük ya da büyük değişiklik yaratacak bir motivasyonla hareket etmek gerekiyor. Bir kömürlü santral kapattırmak veya Akbelen’i kurtarmayı başarmak gibi. Öbür türlü zaten iklim krizini nasıl durduracağız? Bu çok soyut da kalıyor ve o açıdan bir inandırıcılık sorunu da yaşıyor. Ama biz Akbelen’i kurtarma mücadelemizi o şirketlere karşı verilen iklim mücadelesinin somut bir görünümü olarak algıladığımızda iş değişiyor. İkinci olarak da, yani 2022’deyiz ama örneğin Türkiye’deki en önemli emek sendikası olan KESK daha geçen yıl ekoloji komisyonu kurdu. Bu yıl TTB’nin ekoloji komisyonu kurma çalışmaları yaptığını duyduk. DİSK’te bu söylemsel düzeyde bile yok. Hareket hâlindeki toplumsal öznelerin ekoloji gündemiyle bağını kuramadığımız zaman, bunların dışında zaten herhangi bir toplumsal harekete dahil olmayan bir gruptan iklim hareketi doğuramayacağız. 

İklim Adaleti Koalisyonu’nda kısmen sendikaları, emek örgütlerinin dahiliyetini sağlayarak onları harekete geçirmeye çalışarak, onların belli olanaklarını, hareketi kullanarak bunu yapmaya çalıştık. Tabii bu örgütlerin de ayrıca kendi iç örgütsel yapılarından, hiyerarşilerinden, karar alma mekanizmalarından, antidemokratik olmasından kaynaklanan bazı sorunlar da var. Ama sonuçta bu hem içte hem dışta bir mücadele olarak sürüyor. Ümit’in eleştirisine de katılıyorum, yani sadece teşhirle de değil, sadece talep etmekle de değil, bizzat doğrudan eylemlerle şirketleri durdurmak. Kuşkusuz bunu yapabilmek Türkiye açısından çok daha zor çünkü çok basit bir basın açıklaması eylemine bile izin vermiyorlar. İngiltere’de ya da Avrupa’da yolu kesebiliyorsun, köprüyü kesebiliyorsun. Bu en fazla birkaç saatlik gözaltıyla sonuçlanıyor ama Türkiye’de farklı elbette. Yani şimdi bir Cudi’de ağaçlar kesilmesin dediğiniz zaman bile bu engellerle karşılaşılıyor. Türkiye’de de bu açıdan karar alıcıları –bu ister Enerji Bakanlığı bürokratları olsun ister hükümet olsun ya da onu da geçtik bir seçim arifesinde olduğumuz için müstakbel hükümetin, daha demokratik olacağını vadeden “Altılı Masa” olsun– etkilemek için de çok güçlü bir örgütlenme içinde olmak gerekiyor. 

Toplumun en hareketli olanları bu durumdayken daha apolitik ya da bu tür eylemlere katılmayan insanların iklim hareketinde, ekoloji hareketinde yer almasını sağlamamız çok daha zor olacak. Ben bu yüzden bir emek örgütünün de, bir sosyalist partinin de, herhangi bir yeşiller partisi nasıl ekolojiyle, iklimle, enerji politikalarıyla vb. her konuda açıklama yapıyor, çağrı yapıyor, rapor yayımlıyor ise herhangi bir sol partinin de bunları yapması gerektiğini söylüyorum. Herhangi bir emek örgütünün de en az onlar kadar ya da onlardan daha fazla yapması gerekiyor. Sonuçta iklim krizi de, ekolojik yıkım da toplumdaki sınıfsal hiyerarşiye bağlı olarak etkilerini gösteriyor. O açıdan esas olarak bu kesimlerin, en fazla mağdur olan kesimlerin konuya dahiliyetini sağlayacak politikalar geliştirmemiz gerekiyor. Örgütlenmeler geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Bence bayağı bir şey birikti. Bunların dökümü ve üzerinden geçtikten sonra bence güzel bir yuvarlak masa resmi ortaya çıkacak. Güzel bir bilanço çıkarttık ortaya. Bir tura daha başlarsak bunun ucunu alamayız diye düşünüyorum ama eklemek istediğiniz bir şeyler varsa hızlıca onları duyabiliriz. Not düşebiliriz.

Ü.Ş.: Hem Ethemcan hem Cemil konuşurken aklıma geldi, not aldım. Hareketin bütününde ben ciddi bir diyalog eksikliği olduğunu düşünüyorum. Yani bütün iklim hareketi, ekoloji hareketi ve genel anlamda sosyal hareketler, yani ciddi bir kopukluk var. Eskiden de böyleydi ama şimdi iyice arttı. Eskiden daha fazla ortak zemin vardı, daha fazla yerde en azından görüşüyorduk, tartışıyorduk, gerekirse kavga ediyorduk. Diyaloglar artık çok profesyonelce gidiyor. Ben çok daha doğrudan, sokakta ve dostane bir şekilde tartışmak gerektiğini düşünüyorum. 

E.T.: İklim adaleti mücadelesi için yerelde bilgi üretimi çok önemli. Sosyal hareketlerde, gerçekten iklim adaleti mücadelesinin işine yarayacak bilgi üretimi için daha fazla planlamaya ihtiyacımız var diye düşünüyorum. Bu diyalog da belki ona bir vesile olur, belki o tarz bir tartışmaya kapı açar.4 


 1- Devrimci Sosyalist İşçi Partisi.
2 – Neale, J. (2009). Küresel ısınmayı durdurualım: Dünyayı değiştirelim [Stop global warming: Change the world]. Yordam Kitap.
3 – Dünya liderlerini iklim değişikliğine yönelik derhal harekete geçmeye davet etmesiyle tanınan çevre aktivisti. Greta Thunberg, çocuklar ve gençleri iklim krizine karşı harekete geçirmede etkili bir isim olmuştur.
4 – Bu konuda yapılmış bir çalışma için, bkz. Turhan, E. Gündoğan, A.C,Aydın, C.İ. Berke, M.Ö. İklim Adaleti Mücadelesi İçin 10 Durak. Ekoloji Kolektifi. https://ekolojikolektifi.org/portfolio/iklim-adaleti-mucadelesi-icin-10-durak/ (Erişim tarihi: 23 Kasım 2022).

Sinan Erensü: Türkiye’deki iklim hareketini özellikle tarihsel gelişimi ve özellikleri bakımından nasıl değerlendirebiliriz? Karşılaştırmalı, tarihsel ve aktör bazlı gidebiliriz. İklim hareketinin tarihine baktığımızda, bugününü şekillendirdiğini söyleyebilir miyiz ve evetse, nasıl şekillendiriyor?

Ümit Şahin: İklim aktivizminin başlangıcı 1989–90. CAN’ın kuruluşu 1989. Ondan öncesi, tekil birtakım eylemlilikler. Türkiye’de bir hareket olarak ortaya çıkması 2005’tir. 2005’te Aralık ayında Kadıköy’de, 2005’te yürürlüğe giren Kyoto Protokolü ve sonrasında Montreal’deki COP9 üzerine dünyada büyük bir hareket –şu an artık mevcut olmayan Stop Climate Change koalisyonun bir parçası olarak ilk eylem yapıldı. İlk eylemin sloganı “ABD Kyoto’yu imzala”ydı, bir sonraki sene “Türkiye Kyoto’yu İmzala”ya dönüştü. Dünyada 2005 Katrina Kasırgası, Türkiye’de 2006–2007 kışındaki, yazdan itibaren hissedilen büyük kuraklık ülkede konuyu popülerleştirdi. 2005–2007 arası inanılmaz hızlı, yoğun bir dönemdi. Sonrası daha inişli çıkışlı. Bir başka kritik dönem 2009’dur. Çevre örgütleri ilk defa Kopenhag öncesinde işe karıştılar, Greenpeace hariç. Greenpeace, 2005’ten önce yanılmıyorsam 2004’te Çan termik santralindeki eyleminde iklimi bir argüman olarak kullandı. Dolayısıyla öncüsü, o zamanki Greenpeace denebilir. 2009 Kopenhag’a, Ethemcan da oradaydı, Türkiye’den aktivistlerin katılımı çok güçlü oldu. Dönüşte de iklim aktivistlerinde –akademisyenler, uzmanlar da dahil– bir çoğalma, bir kadro oluşumu oldu; ama 2009 sonrası Kopenhag’ın başarısızlığı nedeniyle bir moral çöküşü ile bir–iki sene dalgalanma oldu. 350 eylemleri başladıktan sonra biraz toparlandı. Bence 2013’ten sonra da ilginç bir şekilde Türkiye’de iklim hareketi ciddi anlamda profesyonelleşmeye başladı. 17 sene önceki sokak aktivizminden bugün dünya ölçeğinde raporlar yayımlayan, bütün dünyadaki gelişmeleri günü gününe izleyen, uzman profesyonel bir sivil toplum ortaya çıktı. Yereldeki aktiviteleri sonra tartışacağız herhalde. Çok ciddi bir sivil toplum; uzman, aktivist, profesyonel, işi bilen bir ekip var ama hareket var mı, o çok tartışılır. 17 sene önceki radikal talepleri olan, dünyadaki iklim adaleti hareketine benzeyen bir hareket bugün hâlâ var mı bu çok tartışılır. Tabii 2018 sonrası çocukların devreye girmesi, Yok Oluş İsyanı’nın devreye girmesi çok iyi; ama ne kadar gerçek anlamda bir toplumsal hareket niteliğinde olduğu bugün tartışılır. Tabii, 2015 Paris öncesi 1000 kişinin katıldığı İklim Forumu’nu unutmamak lazım. 

Bu girizgâh benim bazı sorularıma kapı açtı: Gençlerin eylemleri, yerelin iklim hareketi ile ilişkisi, hareket içindeki profesyonelleşme ve bu profesyonelleşmenin farklı veçheleri… 2005’te tam ne oldu, orayı açar mısın? “Biz” diyorsun, bizden kasıt hangi aktörler? Parti? Yeşiller? 

Ü.Ş.: Parti yoktu o zaman. 2005’teki eylemleri, 1999 Seattle Dünya Ticaret Örgütü protestoları sonrası dönemde İstanbul’da da kurulan İstanbul Sosyal Forumu, Kara Kedi Kültür Merkezi’nde ortaya çıktı. Türkiye’deki DSİP’li1 arkadaşlar, hatta Jonathan Neale Türkiye’ye geldi o yıl, sonra onun kitabı Türkçeye çevrildi.2 Sadece DSİP’liler değil, Greenpeace’ten, Yeşiller’den insanlar vardı. 2005–2006’dan neredeyse 2013’e kadar bütün eylemlerin koordinasyonu bu merkezde yapıldı. Özellikle sol partiler de eylemlere gelirlerdi. O zamanki BDP de gelirdi ama çok fazla organizasyonda yer aldıklarını hatırlamıyorum. TEMA, WWF gibi falan kurumsal çevre örgütleri 2009’da dahil oldular.

Kopenhag kampanyası basın açıklaması. Fotoğraf: Cihan Demirtaş (Yeşil Düşünce Derneği arşivi)
Ethem, senin dönemindeki gençlik hareketi ile bugünkü gençlik hareketini takip ettiğin ölçüde karşılaştıracak olsak?

Ethemcan Turhan: 2006 sonunda, BM Kalkınma Programı’nda staj yaparken, tesadüfen bu konunun göbeğine düştüm. Türkiye’de Birinci Ulusal Bildirim hazırlanıyordu. Türkiye 2004 yılında Ankara Konferansı’nı yapmış ilk olarak, çerçeve sözleşmeye taraf olmuş. 2007 itibarıyla resmen meclisten geçiyor. Ankara’da, ODTÜ’de çevre mühendisliği okuyan bir öğrenci olarak ben ne derste bununla ilgili bir şey duydum ne okulda. Yüksek lisansa gittiğim sırada, Young Friends of the Earth’ün “Act Now” diye Kopenhag zirvesine hazırlık sürecinde, kapasite artırımı için özellikle ulusaşırı bir gençlik hareketi örgütlemek gibi bir girişimleri vardı. Hem sokak ayağı hem de Ümit’in bahsettiği türden profesyonel, çok katmanlı bir gruba dahil olmuş oldum. 

2009 yazında, Türkiye’de niye bir gençlik hareketi yok diyip arkadaşlarla İklim İçin Gençlik İnisiyatifi, sonra da İklim Adaleti İçin Gençlik İnisiyatifi’ne dönüşen girişimi kurduk. 100–150 kişinin katıldığı bir bisiklet eylemi oldu Ankara’da. 350 Ankara grubu ile birlikte düzenlenmişti. İşte meclisin önüne bisikletlerle gidildi, Türkiye’nin iklim meselesinde gerekli rolünü oynaması gerektiğine dair –o dönemler meclisin önünde basın açıklamaları falan yapılabiliyordu. Milletvekilleri de dışarı çıktı, çok ses getirmişti. Sonrasında Ankara Kuğulu Park’ta “İklimi değil çorbayı ısıt” diye biraz daha gıda meselesine, çocuklara da bağlanan bir eylem olmuştu. Ama devamı gelmedi. Birkaç arkadaş, Kopenhag’da farklı gruplarla ilişkilenme imkânımız oldu. Ümit’ler, Küresel Eylem Grubu’ndan arkadaşlar ve diğerleriyle… COP15 sırasında Kopenhag Postası’nı yazmaya başladık, günlük olarak Kopenhag’dan haberler; çünkü Türkiye’de uluslararası rejimi takip eden hemen hemen kimse yoktu aktivist camiada. Açık Radyo var tabii ama onun da kısıtlı bir çevresi var. Hatta geçenlerde bilgisayarı karıştırırken buldum bir fotoğrafımız var Ümit, Ömer Bey (Madra), Uygar (Özesmi); Selçuk (Balamir) var; o da uzun süredir Amsterdam’da iklim adaleti hareketinin içinde.

Ü.Ş.: Uygar açlık grevi yapmıştı.

E.T.: Evet, Kopenhag gerçek bir kırılma noktası oldu; çünkü palazlanmakta olan iklim adaleti hareketiyle iyice temas edildi. Kopenhag sokaklarında 100 bin kişi yürüyor, her politik arka plandan coşkulu bir kalabalık var. Eylemci anarşistler, Kara Blok, La Via Campesina, STK’lar, siyasi partiler, vs. Türkiye’de de kırılma bence Kopenhag sonrası oldu. Ben, Avrupa Sosyal Forumu vesilesi ile Ekoloji Kolektifi’yle tanıştım örneğin. Ekoloji Kolektifi içinde iklim adaleti aktivizmi ekososyalist bir perspektiften ele alınıyordu. Tabii Türkiye deneyimindeki mesele ilginç: Biri bu profesyonelleşme meselesi. İklim hareketinin profesyonelleşme meselesini tabii ki Türkiye’ye uluslararası iklim filantropisinin girişinden, gelen finansal kaynaktan bağımsız olarak düşünemeyiz. Avrupa İklim Vakfı’nın Türkiye’ye girişinden, 350.org’un, CAN’in (İklim Eylem Ağı) daha yerleşmesinden vs. Diğer boyutu da iklim jargonu, ekoloji mücadelesinde kullanılmaya başlandı. HES’lerde, gıdada, madende yani hemen hemen tüm yerel taban hareketlerinde. Böylece sadece dünyada değil Türkiye’de de her şey iklimleşme sürecine girdi.

Burada bir virgül koyalım. Belki Ümit’in kronolojisindeki 3. dalgaya denk gelen. Cemil, 2013 sonrası daha çok yerel hareketlere dokunan, son birkaç yıldır Polen üzerinden ve iklim koalisyonu üzerinden örmeye çalıştığınız işbirliklerine de dokunarak, o kısmı da senden dinleyebilir miyiz? 

Cemil Aksu: Bence, Türkiye’de Ümit’in dikkat çektiği 2005’lerdeki iklim eylemleri süregelseydi bir iklim hareketi herhalde oluşmuş olurdu, ama Türkiye’de bir iklim hareketi yok. Kesintili olarak ara ara bu gündemlere dair ufak ya da büyük eylemler oldu ama bir hareket ya da süreklilik oluşturulamadı. Ben, Ethemcan’ın da işaret ettiği gibi, yerel hareketlerin belli sınırlılıklarını aşması için iklim siyasetine angaje olmanın yararlı olacağını düşündüğümden iklim hareketi ile ilgilenmeye başladım, hâlâ da öyle düşünüyorum. Yerel hareketler, kendi sorunları dışındaki sorunları düşünmek, kendi sorunlarıyla diğer sorunlar arasındaki bağlantıları açığa çıkarmak ve benzer bir mücadeleyi yürüten öznelerle, örgütlerle, platformlarla bağlar kurmak, ortaklıklar inşa etmek konusunda zayıf. Bu sınır, yerellik demeyeyim ama yerelcilik ya da tekil sorun odaklılık, Aykut Hoca’nın ifade ettiği şekliyle ulusalcılıktan da geliyor. Dolayısıyla hareketlerin dünyadaki öznelere, tartışmalara çok ilgisi yok. Dolayısıyla iklim gündemi bu dezavantajları değiştirmek için biraz da araçsallaştırılmış durumda; ama bu sayede dünyayı yakalamak, dünyadaki başka öznelerle organik ilişkiler kurmak Türkiye’deki ekolojik bilincin gelişmesi açısından önemli. Akdeniz ve Karadeniz’deki gaz arama çalışmalarına karşı, Glasgow zirvesi öncesi, “Yeraltında Bırak” kampanyasını Türkiyellileştirerek “Kazma Bırak” dedik. Yunanistan’dan, Kıbrıs’tan, hatta İsrail’den, Akdeniz’deki boru hatlarına karşı mücadele eden gruplarla temas kurmak açısından iyi oldu. Covid-19 pandemi sürecine denk geldiği için sokakta bir görünürlüğü olmadı, ama orada başlayan iklim gündemini sonra Glasgow’a taşımayı başardık gibi. Glasgow iklim zirvesine, “kazma bırak” ekibi olarak katılıp Türkiye koalisyonunun kurulmasını örgütledik. Alternatif zirve etkinliklerinin Türkiye’de takip edilmesini de sağladık. Bizim üzerimize vazife değildi ama küresel iklim grevlerine de çağrı yaptık. Küresel iklim adaleti eylem gününde, 10–12 ilde ve birçok ilçede eylemler gerçekleştirildi ve sanırım o Ümit’in dikkat çektiği ilk kitlesel eylemlerden sonra, kitlesellik açısından değil ama yaygınlık açısından ilk oldu. Ankara’da, İstanbul’da, Samsun’da, İzmir’de, Mersin’de, Muğla’da, Muğla’nın birçok ilçesinde hatta Düzce’de, bu tür küçük küçük basın açıklamaları oldu.

Sen son birkaç yıldır iklim meselesi üzerinden geleneksel olarak iklim mücadelesinin içinde yer almamış yerel topluluklar, sol sosyalist gruplar, Kürt siyasetinin içinden gruplarla temas ediyorsun. İklim meselesine bu gruplar içinde nasıl bir destek ya da karşı çıkış var?

C.A.: Özetle, Gretaların3 eyleminden sonra iklim hareketinin popülerliği arttı, Türkiye’de de eylemler ve tartışmalar takip edildi. Yerel sorunlarla iklim krizi arasında bağlantılar kurulmaya başlandı. Burun kıvıranlarda genel eğilimse, bu küresel söylemin yerel sorunlara karşı mücadeleyi gölgede bıraktığı. İklim mücadalesinin tersten handikapı. İklim krizi gibi global bir meseleyle mücadele ederken, örneğin yereldeki termik santrale de kömür santraline de, ekolojik yıkıma neden olan, orman kayıplarına neden olan karşı mücadeleyi somutlayamamak. Bir yandan hem Ümit’in hem de Ethemcan’ın dikkat çektiği bu iklim meselesinin profesyonelleşmesi, başka yerel ekoloji mücadelelerinde yer alınmaması, sadece bu tema üzerinden gündemlere dahil olunması bu tartışmaya bir barikat da çekiyor. Dolayısıyla iklim krizi dediğiniz JES’tir, HES’tir ya da madenciliktir, buna karşı mücadele vermek lazım, esas mücadele oralarda veriliyor söylemi var. Yani ikisi arasında bir öncelik sonralık yaratan, iklim krizi söylemini çok edilgen bulanlar da var. İklim niye krizde olsun, onu krize sokanlar var gibi tartışma yapılıyor. Biz, İklim Adaleti Koalisyonu aracılığıyla, tekil sorun odaklı olmaktan çıkması, daha global bir iklim meselesiyle bağ kurulması için bir girişimde bulunabilir miyiz diye düşündük. Bunun için çabalıyoruz. Ama başka nedenlerden dolayı –yerel platformların örgütsel sorunları, vb.– bu henüz başarılmış bir şey değil. 

Çok sağ ol. Şimdi bir tur daha yapabiliriz diye düşünüyorum. Belki iklim hareketiyle siyasetçiler ve kanun yapıcılar, hükümet, devlet arasında temas veya temassızlıktan bahsedebiliriz. İkincisi, yine Greta momentinin Türkiye’de yarattığı dalgaları nasıl değerlendirmeli meselesinden bahsedebiliriz diye düşünüyorum.

Ü.Ş.: Önce bir şeyler ekleyeyim. İlki hareket var mı yok mu? Herkes farklı anlayabilir hareket deyince. Geçmişten 1–2 örnek vereyim. Türkiye Kyoto’yu İmzala kampanyası yaptığımızda 2007’de, bir buçuk ay içinde, inanılmaz bir hareketlilikle 168 bin imza topladık. Sokakta, İstiklal Caddesi’nde, metro çıkışlarında, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde kurulan stantlarda toplandı. Bir başka örnek; yine Cemil’in söylediği diğer yerel hareketlerin iklim hareketleriyle bağlantılanması meselesi: 28 Nisan 2007. “Başka Bir Enerji Mümkün” diye bir miting yapmıştık Kadıköy’de. Hem iklim hem nükleer karşıtı hem de işte genel olarak enerji meselesini de gündeme getiren. 5–10 bin kişinin katıldığı , temelde bir iklim eylemi olmakla birlikte oraya özellikle HES’lere karşı mücadele eden hareketlerden Karadeniz’den gelenlerin olduğu…Bu muhtıra darbesinin ertesi günüydü. Çok saçma bir şekilde. Derelerin Kardeşliği platformunun ya da Fındıklı’dan –galiba– gelen arkadaşların Kadıköy rıhtımdaki bir binadan aşağıya inerek pankart açtıkları, böyle müthiş işler oluyordu. Yani orada sadece sayıdan değil, hareketin boyutundan ve görünürlüğünden ve emeğin büyüklüğünden bahsediyorum. Katılan grupların çeşitliliği anlamında vs. Cemil’in söylediği doğru tabii, sonradan bu bir süreklilik taşımadı. Türkiye’de 2013 sonrası özellikle bu son dönemde otoriterleşmeyle birlikte sokak aktivizminin iyice zorlaşmasının da kuşkusuz çok büyük payı var. Bir yandan da kabuk değişimi, bir kuşak değişimi olduğu açık. Ben aslında Türkiye’de bu Ethemcan’ın bahsettiği, iklim filantropisi dediği grupların, kuruluşların Türkiye’ye sağladığı destek sayesinde ortaya çıkan bu profesyonel iklim hareketinin son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Tipik bir sosyal hareket niteliğinin ortadan kalkması, bu grubun varlığı ile açıklanamaz. Ethemcan’ların Ankara’daki gençlik hareketine benzer bir hareket ise bugün yok. Bugün bir genç insan ben iklim hareketine katılmak istiyorum dese bunu kendisinin kurmasının dışında pek bir şansı yok şu an.

Glasgow sırasında ortaya çıkan alternatif zirvede –aslında eskiye dayanır, Pablo Solon, Nnimmo Bassey gibi isimlerin liderlik ettiği bir hareketin devamı– şöyle bir ikilem var: Alternatif zirve, aslında COP zirvelerinde yalan söyleniyor, danışıklı dövüş var demek, fosil yakıt kampının işine de yarayabilir. Teşhir önemli, ama bir anlamda tüketici. Çünkü radikal iklim taleplerinin duyulur olması için bunun bir denge içinde olması gerekiyor.

Türkiye’de iklim eylemleri. Fotoğraf: Cihat Demirtaş. (Yeşil Düşünce Derneği arşivi).
Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı imzalamasıyla da hareketlenen bir çark söz konusu. Ve aslında aktörler, yeni yeni yapılar, belki aktivizmden de gelmeyen, işin teknisyeni olmaya aday kurumlar ve onların kullandığı birtakım kaynaklar vs. de var. Sen onlara daha hâkimsin, belki oraya da dokunabilirsin diye düşündüm.

E.T.: Greta momentinin kısıt ve imkânlarını iyi anlamak gerekiyor. Bunu kesinlikle oradaki çocukların eylemliliklerini küçük görmek için söylemiyorum, ama hareketin sınıfsal boyutunu da gözden kaçırmamak gerekiyor. Sadece bu hareketi överek bir yere varamayız, çok daha geniş bir hareketliliğin parçası olarak görülmesinin faydalı olacağını düşünüyorum, bu birincisi. İkincisi, küreselleşme karşıtı, alter-küreselleşmeci hareket çok önemli bir kırılma noktası. Çünkü davası olup kitlesi olmayan iklim adaleti ile kitlesi olup davası sönümlenmiş küresel adalet hareketi bir araya geliyor. Avrupa’da Ende Gelande, Amerikalar’da yerli hareketiyle işbirlikleri, yine Küresel Güney’deki sosyal adalet hareketleriyle bütünleşen çevre mücadeleleri aslında bunun kesişiminden ortaya çıktılar. Türkiye’de benzer hareketler oldu; ama farklı tarihsel dönemeçlerde. Kopenhag’dan sonra bir de Paris kırılması var. Bu işle hiç ilgilenmeyen bir yığın, geniş spekturumda hem örgütlü hem örgütsüz insan iklim meselesiyle ilgilenmeye başladı. Bunun olumlu tarafları var; iklim meselesi artık ana akımın gündemine geliyor. Olumsuz tarafları da var; iklim meselesi her şey ve hiçbir şey olabiliyor. Bu da neye iklim hareketi diyeceğiz diye düşündürüyor. Kyoto’yu imzala derken odak ulus devlet ve uluslararası rejimdi. Paris sonrasına geldiğimizde ise iklim adaleti tartışmasının sırf ulus devlet odaklı değil, daha çok yerelleştiğini de görüyoruz. Bugün şehir ölçeğinde, mahalle ölçeğinde daha fazla iklim adaleti tartışması var. Uyum tartışmasının da kayıp ve zararlar tartışmasının da yerel ölçekte yapılması gerekiyor. Bu açıdan baktığımızda radikal taleplerin hedefleneceği yer yerel ölçek diye düşünüyorum. İklim filantropisine gelince, örneğin finansman tartışması açısından önemli. Daha önce iklim hareketinde olmayan bir dizi uzmanlık da artık harekete destek olarak yerleşmiş gözüküyor. 

Bence bugün en temel ihtiyaç, “iklim adaleti hareketi var mıdır, yok mudur?” Nedir?” “Profesyonelleşmiş midir, gönüllülük temelli midir?” tartışmalarından da belki öte, “üstünde uzlaşabileceğimiz temel prensipler nedir?” sorusudur. Bu herkesin en radikal aktivist olmasını gerektirmeyebilir. Ama en azından iklim adaletinden, sosyal adaletten, kuşaklar arası ve kuşak içi adaletten, insan ve insan dışı doğanın ilişkilerinden, uluslararası, ulusaşırı bağlantılarla adalet meselesinden, Küresel Güney, Küresel Kuzey hikâyesiyle birlikte Türkiye’deki eşitsizliklerden ne anlıyoruz? Bütün bunların daha net olarak konuşulması gerekir diye düşünüyorum. Belki şu anda o noktada değiliz. İklim forumu gibi inisiyatifler bu yüzden kıymetliydi. Çünkü çok farklı alanlardan insanlar bir araya gelip konuşma imkânı buluyorlardı. Belki şu anda Türkiye’de eğer bir iklim adaleti hareketinden bahsedeceksek bu tarz kesişim noktalarına ihtiyacımız var.

Ne yapmalı konusuna aslında kapı aralamış olduk galiba Ethem’in söyledikleriyle. Cemil, senin başlayan tartışmalara ekleyeceğin notlarını alalım. Bir de “Hareketin kitleselleşebilmesi, tabana yayılabilmesi için ne yapmalı?” konusunda ne düşünüyorsun? 

C.A.: Hem Kopenhag’ın hem Paris’in yarattığı hayal kırıklığından sonra yüzümüzü döndüğümüz yer de sokak aslında. Toplumsal hareket ancak bu hükümetlere, şirketlere dur diyebilir ve iklime dair adımlar atılması konusunda baskı uygulayabilir gibi bir kanaat doğdu. Şimdi bu açıdan hepimizin cevaplaması gereken soru bu. Biz iklimle ilgili ya da genel olarak ekolojiyle ilgili taleplerimizi toplumsal hareketlerin, –buna sınıf hareketleri de dahil olmak üzere– kadın hareketleri, gençlik hareketlerinin gündemine nasıl sokacağız ve nasıl onların temel ajandalarında yer alan esaslı bir konu hâline getireceğiz? Biz de bu soruyu soruyoruz kendimize ve bunun için de belli gündemler üzerinden bu ilişkiyi kurmaya çalışıyoruz. Türkiye’deki bu iklim STK’cılığını iklim hareketi önünde bir engel olarak görmüyoruz. Ben daha çok, yerel çevre ve ekoloji hareketlerinin dönemlik olarak bir konuya odaklanarak o konuda bir başarı elde etme motivasyonlarının düşük olduğunu görüyorum. İklim Adaleti Koalisyonu’nda da aynı şeyi görüyoruz. En az 10 tane çalışma grubu var. Ve çok farklı konularla ilgileniyorlar. Su krizi, gıda krizi, işte kömür, nükleer, şu, bu. Bence hem İklim Adaleti Koalisyonu’nda hem de bununla bağlantılı siyasi partiler, 350.org ya da İklim Eylem Ağı gibi Avrupa’daki küresel sivil toplum kuruluşlarının Türkiye’deki ayaklarıyla beraber, ortak olmasa bile senkronize bir kampanyayla, somut bir başarı elde edecek bir planlama yapmak gerekiyor. Tek bir konuya odaklanmak ve o konuda da en azından mevcut tabloda küçük ya da büyük değişiklik yaratacak bir motivasyonla hareket etmek gerekiyor. Bir kömürlü santral kapattırmak veya Akbelen’i kurtarmayı başarmak gibi. Öbür türlü zaten iklim krizini nasıl durduracağız? Bu çok soyut da kalıyor ve o açıdan bir inandırıcılık sorunu da yaşıyor. Ama biz Akbelen’i kurtarma mücadelemizi o şirketlere karşı verilen iklim mücadelesinin somut bir görünümü olarak algıladığımızda iş değişiyor. İkinci olarak da, yani 2022’deyiz ama örneğin Türkiye’deki en önemli emek sendikası olan KESK daha geçen yıl ekoloji komisyonu kurdu. Bu yıl TTB’nin ekoloji komisyonu kurma çalışmaları yaptığını duyduk. DİSK’te bu söylemsel düzeyde bile yok. Hareket hâlindeki toplumsal öznelerin ekoloji gündemiyle bağını kuramadığımız zaman, bunların dışında zaten herhangi bir toplumsal harekete dahil olmayan bir gruptan iklim hareketi doğuramayacağız. 

İklim Adaleti Koalisyonu’nda kısmen sendikaları, emek örgütlerinin dahiliyetini sağlayarak onları harekete geçirmeye çalışarak, onların belli olanaklarını, hareketi kullanarak bunu yapmaya çalıştık. Tabii bu örgütlerin de ayrıca kendi iç örgütsel yapılarından, hiyerarşilerinden, karar alma mekanizmalarından, antidemokratik olmasından kaynaklanan bazı sorunlar da var. Ama sonuçta bu hem içte hem dışta bir mücadele olarak sürüyor. Ümit’in eleştirisine de katılıyorum, yani sadece teşhirle de değil, sadece talep etmekle de değil, bizzat doğrudan eylemlerle şirketleri durdurmak. Kuşkusuz bunu yapabilmek Türkiye açısından çok daha zor çünkü çok basit bir basın açıklaması eylemine bile izin vermiyorlar. İngiltere’de ya da Avrupa’da yolu kesebiliyorsun, köprüyü kesebiliyorsun. Bu en fazla birkaç saatlik gözaltıyla sonuçlanıyor ama Türkiye’de farklı elbette. Yani şimdi bir Cudi’de ağaçlar kesilmesin dediğiniz zaman bile bu engellerle karşılaşılıyor. Türkiye’de de bu açıdan karar alıcıları –bu ister Enerji Bakanlığı bürokratları olsun ister hükümet olsun ya da onu da geçtik bir seçim arifesinde olduğumuz için müstakbel hükümetin, daha demokratik olacağını vadeden “Altılı Masa” olsun– etkilemek için de çok güçlü bir örgütlenme içinde olmak gerekiyor. 

Toplumun en hareketli olanları bu durumdayken daha apolitik ya da bu tür eylemlere katılmayan insanların iklim hareketinde, ekoloji hareketinde yer almasını sağlamamız çok daha zor olacak. Ben bu yüzden bir emek örgütünün de, bir sosyalist partinin de, herhangi bir yeşiller partisi nasıl ekolojiyle, iklimle, enerji politikalarıyla vb. her konuda açıklama yapıyor, çağrı yapıyor, rapor yayımlıyor ise herhangi bir sol partinin de bunları yapması gerektiğini söylüyorum. Herhangi bir emek örgütünün de en az onlar kadar ya da onlardan daha fazla yapması gerekiyor. Sonuçta iklim krizi de, ekolojik yıkım da toplumdaki sınıfsal hiyerarşiye bağlı olarak etkilerini gösteriyor. O açıdan esas olarak bu kesimlerin, en fazla mağdur olan kesimlerin konuya dahiliyetini sağlayacak politikalar geliştirmemiz gerekiyor. Örgütlenmeler geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Bence bayağı bir şey birikti. Bunların dökümü ve üzerinden geçtikten sonra bence güzel bir yuvarlak masa resmi ortaya çıkacak. Güzel bir bilanço çıkarttık ortaya. Bir tura daha başlarsak bunun ucunu alamayız diye düşünüyorum ama eklemek istediğiniz bir şeyler varsa hızlıca onları duyabiliriz. Not düşebiliriz.

Ü.Ş.: Hem Ethemcan hem Cemil konuşurken aklıma geldi, not aldım. Hareketin bütününde ben ciddi bir diyalog eksikliği olduğunu düşünüyorum. Yani bütün iklim hareketi, ekoloji hareketi ve genel anlamda sosyal hareketler, yani ciddi bir kopukluk var. Eskiden de böyleydi ama şimdi iyice arttı. Eskiden daha fazla ortak zemin vardı, daha fazla yerde en azından görüşüyorduk, tartışıyorduk, gerekirse kavga ediyorduk. Diyaloglar artık çok profesyonelce gidiyor. Ben çok daha doğrudan, sokakta ve dostane bir şekilde tartışmak gerektiğini düşünüyorum. 

E.T.: İklim adaleti mücadelesi için yerelde bilgi üretimi çok önemli. Sosyal hareketlerde, gerçekten iklim adaleti mücadelesinin işine yarayacak bilgi üretimi için daha fazla planlamaya ihtiyacımız var diye düşünüyorum. Bu diyalog da belki ona bir vesile olur, belki o tarz bir tartışmaya kapı açar.4 


 1- Devrimci Sosyalist İşçi Partisi.
2 – Neale, J. (2009). Küresel ısınmayı durdurualım: Dünyayı değiştirelim [Stop global warming: Change the world]. Yordam Kitap.
3 – Dünya liderlerini iklim değişikliğine yönelik derhal harekete geçmeye davet etmesiyle tanınan çevre aktivisti. Greta Thunberg, çocuklar ve gençleri iklim krizine karşı harekete geçirmede etkili bir isim olmuştur.
4 – Bu konuda yapılmış bir çalışma için, bkz. Turhan, E. Gündoğan, A.C,Aydın, C.İ. Berke, M.Ö. İklim Adaleti Mücadelesi İçin 10 Durak. Ekoloji Kolektifi. https://ekolojikolektifi.org/portfolio/iklim-adaleti-mucadelesi-icin-10-durak/ (Erişim tarihi: 23 Kasım 2022).

DÖN