“Dünyayı bu bahçeler kurtaracak!”

Bu yazıyı uzun bir süredir yazmaya çalışıyorum. Belki bu yayını ve dosya konusunu, bu sürece kafa yoran kişileri çokça önemsediğimden, belki de bahçeleri önceleri kişisel bir merakla deneyimleyip sonradan akademik yazına bulaştırmam nedeniyle konuya giderek daha fazla heyecan duymamdan ve mesafe alamayışımdan… Ama sanırım çözümü şu: Bu mecra sayesinde nicedir dışımdan söylemeye fırsat ve cesaret bulamadığım bir şeyi yazarak başlamak. Diyorum ki, “Dünyayı bu bahçeler kurtaracak!”

İlk olarak belirteyim, bu yazı kent tarımı imkanı olarak bahçeleri öncelemiyor. Kent ve gıda ile farklı ölçek ve dertlenmelerde ilişki kuran “topluluk” vurgusuna sahip bahçeleri düşünme gayretinde ve onların doğduğu coğrafyalarda geziniyor.

Bedenlerimizden gezegene uzanan çokkatmanlı bir ekolojide kent, doğa ve gıda üçgeni ile ilişkilerimizi kısırlaştıran ve hatta yok eden zamanların gölgesinde, yaşam alanlarımıza dair umut deneyimleri olarak bahçeleri anlatmak istiyorum. Bu sorunlu ilişkilerimizin, iktisadi ve ekolojik krizlerin yanı sıra toplumsal ve ahlaki krizlerle ilişkili bağlamını düşündüğümde bahçeleri yalnızca kendi sınırlarından ibaret deneyimler olarak göremiyorum. Bahçelerin kuruluş, idame ve mücadele motivasyonlarının bu bağlamın farklı uçlarıyla nasıl ilişkilendiğini; gıdaya, kente ve yaşama dair görünür kıldığı meseleleri ve ortaya çıkardığı deneyim birikimlerini paylaşabilme niyetindeyim.

Aslında Her Şey Bir Bahçe ile Başladı

Yeni geldiğim, sokaklarına aşina olmadığım, henüz benim için yabancı olan şehri tanımaya çalışırken, sokaklarında öylesine yürüdüğüm bir gün karşılaştım kendisiyle, altı sene önce, Berlin’de… İlginçti ki, kapısında Türkçe olarak “Prensesler Bahçesi” yazılıydı.1  İçeri girdim, kendimi 10-15 dakika sonra ellerim toprak, alnım terli, yan yana çalıştığım kişinin hayat hikayesini ve bahçeyle kurduğu ilişkiyi dinlerken buldum. Göçmen nüfusun yoğun olduğu bir semtte, kuruluşuna emek veren semt sakinlerinin sosyal ve ekolojik hedefleri ile kurulan bu bahçede gönüllü olarak iki mevsim çalıştım. Orada birbirinden farklı nedenlerle bahçeyle ilişkilenen insanlarla, topluluklarla tanıştım. Onların benimle paylaştığı deneyimleri, başka diyarlarda kök salmış bahçeleri tanımama vesile oldu. Orada ekip biçerken bir yandan şehirdeki diğer bahçeleri ve toplulukları da ziyaret ettim.

Bahçeler, bireysel deneyimlere ve topluluk pratiklerine mekan olmalarının ötesinde gıda, kent ve gezegen ile kurduğumuz arızalı ilişkileri onarmaya çalıştığımız yerler, onlara dair ürettiğimiz tahayyüllerin umut tohumlarıydı.

Yaşadığım deneyimler sonucunda kendimi, farklı coğrafya ve zamanlarda yerelin ihtiyaçları, toplulukların niyet ve dertlenmeleriyle mekansal ve işlevsel anlamda çeşitlenen, kolektif deneyime dayalı bahçe pratiklerinin tarihsel serüvenlerini merak eden ve araştıran bir insan olarak buldum. Karşıma çıkan ilk örnekler, savaşların ve krizlerin ardından kentin gıda ihtiyacının topluluk tabanlı örgütlendiği ve/ya kamu teşvikiyle oluşturulduğu kent bahçeleri uygulamalarıydı. Amerika ve Avrupa’nın büyük şehirlerinde ve Küba deneyimlerinde görülebileceği gibi hem bir kent tarımı modeli hem de önemli rekreatif alanlar olarak kent bahçelerinin, paylaşımlı veya hisseli bahçeler olarak işlediğini anladım. Bu deneyimlerin hikayelerine, ölçek ve etki alanına yer veren nice keyifli kaynak var. 

Ancak benim esas merakım da, bu yazının odağı da başka. Bir bahçenin neden bulunduğu o yerde yeşertildiği ve kimlerce, nasıl idame edildiği konusunun sanıldığından fazlasını söylediğini düşünüyorum. Tıpkı gıda, ekoloji ve topluluk tabanlı pratikler üzerine ilk tohumlarımı edinmiş olduğum Berlin’deki o bahçe gibi. Küçük ölçekli ve bu yüzden daha yoğun temasları mümkün kılan topluluk bahçelerinde açığa çıkan pratiklerin ve dile getirilen yaşam tahayyüllerinin nasıl gelişebildiğine, mekanı ve topluluğu dönüştürücü potansiyellerine, bahçe sınırlarından çıkıp kent, gıda ve yaşam odağındaki hak mücadelelerine nasıl eşlik ettiğine dair esas merakım.2

Bahçede ekip biçtiğim sıralarda soruyordum kendime: Neden kentin orta yerinde bu bahçeler var ve insanlar burada neler yapıyorlar? Bahçeler, bireysel deneyimlere ve topluluk pratiklerine mekan olmalarının ötesinde gıda, kent ve gezegen ile kurduğumuz arızalı ilişkileri onarmaya çalıştığımız yerler, onlara dair ürettiğimiz tahayyüllerin umut tohumlarıydı. Çeşitli hak mücadelelerinin eylem alanlarını oluşturan, canlı ve cansız varlıklarla bir arada yaşadığımız ekosistemlere dair farkındalığımızı artıran yerlerdi. Belki de en önemlisi temel ihtiyaçlarımız ve yaşam alanlarımız üzerine yeniden düşünme ve yeni ilişkiler üretme imkanı tanıyordu bahçeler.  Lewis’in dediği gibi, bahçecilik eylemi giderek kitlesel, kamusal bir harekete ve sıradan gündelik işgücü karşısında sessiz bir devrime dönüşmekteymiş meğer.3

Bahçelerin Tahayyüllerine Doğru…

Topluluk bahçelerinin kuruluş ve idame süreçlerine bakıldığında insanların geçmişteki gibi hareket edebilmeyi, yediği yiyecekle bağ kurabilmeyi, paylaşmayı, yardımlaşmayı özlediği, gıdayı üretme sürecinde toprakla ve hasatla geliştirdiği ilişkilerin, verdiği emeğin psikolojik ve fizyolojik gereksinimlerini karşıladığı aktarılıyor. Bu çerçevede baktığımızda topluluk bahçelerinin hem doğaya ve yaşam çevremize hem de toplum içerisinde birbirimize yabancılaşma sorununa derman olabildiği görülüyor. Yoğun kent hayatı ve dokusu içerisinde rekreatif açık alan özellikleri ve pratikleriyle nefes alma, yakınlaşma ve uğraş alanı olarak beliriyor bahçeler.

Toplulukların kendilerine mesele edindiği mahalle güzelleştirme, güven ve komşuluk ilişkilerini iyileştirme, madde bağımlılığıyla ve suç oranıyla mücadele etme, sosyo-ekonomik açıdan dezavantajlı gruplara gündelik ve geçimlik gıda desteğinde bulunma, ekolojik bahçecilik konularında eğitim verme, yerel pazarlarla işbirliği geliştirme gibi konularda devamlılık sağlamış bahçe girişimleri örneklerine rahatlıkla erişebiliyoruz. Bu örneklerde bahçe topluluklarının gıdaya yönelik ihtiyaç yoğunlukları, ona dair temel gündelik, geçimlik veya sosyal öncelikleri veya kente ve yaşama dair sürdürdükleri hak mücadelelerinin bahçe mekanıyla geliştirdikleri ilişki biçimini, mekanın kapasitesini, kent içerisindeki anlamını ve etkileşim kabiliyetini belirlediği görülüyor.4  Sıraladığım motivasyonların hemen hepsine temas ettiğini gördüğüm Prensesler Bahçesi’nin bir benzeri daha var. Hem de yaşça ondan daha büyük ve başka bir coğrafyada.

1970’lerde yaşanan ekonomik krizin etkileriyle köhneleşen New York kent merkezinde, oldukça sağlıksız ve suç oranı yoğun yaşam çevresine sahip mahallelerin birinde, çevre aktivisti sanat öğrencisi Liz Christy ve arkadaşlarının (daha sonradan Green Guerillas ismini almışlardır) başlattığı ve bugün hâlâ sürdürülen topluluk bahçesinin hikayesi pek güzeldir.5 Liz, günlerden bir gün mahallesinde gezinirken atık alanı haline gelmiş bir arazide, çürümekte olan bir buzdolabında oynayan çocukları görür ve riskli olduğunu düşünerek aileyi uyarır. “O zaman sen temizle de görelim” minvalinde bir cevap alır. Tam da 70’li yılların “şehri geri almak, mahallesine sahip çıkmak” isteyen ve “başka bir dünya mümkün” sloganıyla yaygınlaşan kent ve çevre hareketleri içerisinden doğarak New York’ta yeşeren topluluk ve gerilla bahçeciliğinin başlatıcısı olan bu örnekte, köhne bir arazi verimli bir bahçeye dönüştürülmüş, mahallenin farklı bölgelerine tohum bombaları6  atılmış, meyve fideleri ekilmiş, topluluğun zaman içinde geliştirdiği bahçecilik ve gıda üretim bilgisi eğitimlerle yaygınlaşmış ve yeni bahçelerin kurulması sağlanmıştır.

Apolitik bir eylem alanı gibi görünen bahçelerin, eşlik ettiği dertlerle (tohum, toprak, sağlık, ekolojik ayakizi, geridönüşüm, kamusal alan, müştereklik, adaletli çevre, kent hakkı, iklim değişikliği, ucuz ve sağlıklı gıda hakkı vb.) giderek politik pozisyon aldığını; aynı zamanda varlıklarının da politika üretme alanına evirildiğini görebiliyoruz. Kiminde bahçeler bir araya gelme zemini, bahçecilik de araçsal bir pratikken kimi yerlerde de işgal ve direniş alanlarına dönüşebiliyor. Ancak bütün bu çeşitlenmelere rağmen topluluk tabanlı bir örgütlenme, birlikte üretme pratikleri, birbirinden öğrenme süreçleri ve ilişkilerimize dair onarıcı alternatif arayışlar hepsinde ortak olarak bulunanlar.

Bu çeşitlenmeleri ve ortaklıkları vücuda getiren müşterek bir çabadan bahsetmek isterim. Almanya’da açığa çıkan ve önemli kent hareketleri içerisinde yer alan kolektif bahçe toplulukları, 2014 yılında “The City is Our Garden” isimli bir kent bahçeciliği manifestosu yayımladı.7  Kent bahçeleri hareketinin politik konumunu vurgulamak niyetiyle yazılan manifestonun, daha ilk maddelerinde kamusal mekanın özelleştirilmesi ve yaşam alanlarının mutenalaştırılması karşısında ortak iyiyi inşa etme gayesi, bahçeleri bu bağlamda “müşterek varlıklar” olarak konumlandırma niyeti yer alıyor. Öyleyse bahçelerin gıda üretimi ve rekreatif sosyal mekan olma özelliklerinin ötesinde başka iddiaları dile getirmek için de uygun bir zemin sağladığı görüşünü öne sürebiliriz. Topluluk bahçelerini, bir kentin nasıl işlemesi gerektiği sorusuna cevaben deneysel yaşam alanları olarak tanımlayan manifestoda, bu bahçelerin içerisinde bulunduğu başlıca çıkmazların, estetik özellikleri nedeniyle birer fotoğraf çekim köşeleri haline gelme ve “hipster” mekanına indirgenme riskleri olduğuna da yer veriliyor. Bu risklerin bahçelerin varlığının taşıdığı politik anlamı zayıflattığı düşünülüyor. Manifestonun üreticileri, kent hakkı hareketi üzerinden derdini tanımlamaya, kentin doğasına, kolektif üretimlere, kamusallıklara ve aynı zamanda ekolojik ve bütüncül yaklaşımlara kafa yoruyor; bahçelerin sağladığı deneyim birikimini çoğulcu ve demokratik kent tahayyülüne dair bir egzersiz olarak gördüklerini dile getiriyorlar.

Bahçeler, iddialı görünen bu niyet ve tahayyülleri oldukça basit ve mütevazı süreçlerle geliştiriyorlar aslında. Gıda yetiştirmek için araziyi kolektif olarak yönetmek, küçük bir toprak parçası üzerinde gerçekleştirilen faaliyetlerin verdiği kontrol duygusu ve toprağa karşı sorumluluk, anlaşma ve işbirliğini de beraberinde getirerek aidiyet duygusu ve özdeşlik algısı yaratıyor. Toprakla kurulan bağ ile başlayan sınırlı farkındalık, kapsamı gittikçe yayılan, ilişki örüntüsü derinleşen bir ekolojik farkındalığa doğru genişliyor. Bu süreçte topluluk hissinin gelişmesinin güvenli ve yapıcı bir çevre yaratmada etkili olduğu görülüyor.8 Bu deneyimler, gıda başta olmak üzere yaşam süreçlerimize dair bir “ayma” (idrak), diğer yandan becerilerin geliştirilmesi ile de sahici bir “yapma hali”ni sağlıyor. Gerçek ihtiyacımıza dair bedenimizle başlayan ve “ben”den “biz”e evrilen, bahçeyle cisimleşen kolektif bir dil ve deneyim inşa ediliyor.

Gıdaya Dair

Topluluk inşasına dair bir pratik, mekan deneyimi ve politika alanı odağına yerleştirdiğim topluluk bahçelerinde ilk bakışta gıda üretiminin öncelikli bir dert olmadığını düşünüyordum. Ancak bahçelerin, “alternatif kolektif üretim alanları olarak kapitalist gıda üretim ve takas biçimleri dışında bir tahayyülün cisimleştiği ortak yaşam alanları” olduklarına dair bir kavrayışa ulaşmamla birlikte, gıdanın sadece mideye indirilen bir “meta” değil, “bir süreçler bütünü” olduğunu da kavradım.9 Ve dolayısıyla politik anlamını kavradıkça, bahçeleri de yeniden düşünme ihtiyacım doğdu.

Yaşama dair tahayyüllerimizi örmenin başlangıç noktalarından biri olarak gıdayı düşünürken, sağlıklı ve nitelikli gıdaya adaletli erişimin kolektif olarak yerelde örgütlenebilmesi ihtiyacı giderek önem kazanıyor. Bunu sorunsallaştırırken, insanların birbirleriyle ve diğer canlılarla, üretim araçlarıyla ve yaşam alanıyla kurduğu ilişkiyi gıda üzerinden yeniden düşünmenin ve kurmanın mümkün olabileceği fikri öne çıkıyor.  Yeni bir ilişkiyi mümkün kılacak toplulukları ve mekanları nasıl kuracağımız, alternatifleri nasıl icat edeceğimiz, nasıl bir tahayyülden bahsettiğimiz soruları üzerine düşünürken bahçeleri, verilecek yanıtların buluşma ve deneyimlenme zemini olarak konumlandırabiliriz.

Yerel pazarlar, alternatif gıda ağları ve topluluk destekli tarım uygulamaları ile birlikte ele alınan topluluk bahçeleri gıdanın kolektif örgütlenme sürecini dert edinen toplulukların eylem alanları olarak öne çıkıyor. Deneyim ve katılıma açık topluluklarca yürütülen bahçelerde, gıdanın yerelde sağlıklı üretimi ve erişilebilirliği konusunda kaynakların geliştirilmesine, bağlantıların çoğaltılmasına dair beceriler ediniliyor. Gıda üretim evrelerini, zamanın ve mevsimlerin gerçekliğini, bulunduğumuz coğrafyanın iklimini, toprağı öğrenmenin vesileleri olarak bahçeler, yabancılaşmış olduğumuz süreçleri gerçek kılarken belki de bu nedenle gıda adaleti mücadelelerinde harekete geçmek ve “yap”arak talep etmek için en keyifli başlangıç noktası.

Ancak tüm bahçelerin toplumsal ve mekansal adalet üzerinden gıda üretme ve paylaşma pratiğini çözebilir olduğunu da iddia edemeyiz veya tüm kentlerin gıda ihtiyacının bu yerel pratiklerden karşılanabileceğini de… Esas olan, bahçelerdeki topluluk pratiğine, bilginin ve becerilerin birikimine, deneyim aktarımına imkan ve emek vermek; topluluk ve bahçeyle sınırlı kalmayarak belki bir ailenin balkonuna ve oradan sofrasına uzanmanın, belki de bir toplumsal harekete tohum atabilmenin imkanı üzerine düşünmektir.

Son Çapayı Yaparken…

İstiyorum ki “bahçe” deyip geçmeyin ve yine istiyorum ki bir bahçede atılan tohumun yalnızca orada filizlendiğini zannetmeyin. Komşu semte, meydanlara sıçrar, o eylem senin bu direniş benim eşlik eder, oradan bambaşka bir coğrafyada bir üniversite kampüsüne uzanır, ardından bir anaokulu bahçesine… Belki biraz yorulur, hasret çeker, bir balkonda bekler ve sonra yine durmaz bir tohum atar. Bazen doğadır onu taşıyan, bazen de insan eli. Belki kentin tüm gıda ihtiyacına dair değildir ama yeni dünyanın tahayyülüne aittir… Çok eski zaman masallarından günümüze uzanan karıncaların eski dünyadan taşıyıp sakladığı yeni dünyaya dair bir umut tohumudur o.

En temel ihtiyaçlarımızı örgütlerken bedenlerimizden gezegene dek yeni ilişkiler geliştirmeyi, üretim ve tüketim süreçlerimize dair davranışlarımızı ve tutumlarımızı değiştirmeyi, politikayı ekolojik sorumluluk üzerinden üretmeyi ve yaşam alanlarımıza yönelik onarıcı olmayı ütopik ve naif hedefler olarak değil, göstermemiz gereken çaba olarak konumlandırıyorum. Bir bahçenin işleyişinden ilham alarak, dünyayı nasıl kurtarabileceğini anlamaya çalışarak…


1- Berlin Kreuzberg’de, bulunduğu sokağın ismini alan “Prinzessinnegarten”, bkz.
prinzessinnengarten.net

2- Lawson, L. J. (2005) City Bountiful: A Century of Community Gardening in America, California-Londra: University of California Press; Bahçeci, D. (2012) Kent Bahçeleri Dünya Deneyimi, İstanbul: Yeryüzü Derneği.

3- Lewis, C. A. (1996) Green Nature/Human Nature: The Meaning Of Plants In Our Lives, Chicago: University of Illinois Press.

4- Durmaz, M. S. (2013) “Sürdürülebilir Toplum Gelişiminde Topluluk Bahçelerinin Önemi – Berlin Prensesler Bahçesi Örneği”, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, İstanbul Teknik Üniversitesi, İstanbul.

5- Bkz. lizchristygarden.us

6- Tohum Bombası tanımı için bkz. #MADSözlük.

7- Bkz.
urbangardeningmanifest.de

8- Kelly, J. G. (2006) Becoming Ecological: An Expedition into Community Psychology, New York: Oxford University Press; Okvat, H. A., Zautra, A. J. (2011) “Community Gardening: A Parsimonious Path to Individual, Community, and Environmental Resilience”, American Journal of Community Psychology, 47, Springer, ABD.

9- Akbulut, B. (2015) “Paylaştığımız Her Şeyden Kurduğumuz Her Şeye: Müşterekler”, der. J. Walljasper, 

Müştereklerimiz: Paylaştığımız Her Şey içinde, İstanbul: Metis. Akbulut, B. (2017) “Bugün, Burada: Savunudan İnşaaya Müşterekler”, der. Adaman F., Akbulut B., Kocagöz U., Herkesin Herkes İçin içinde, İstanbul: Metis.

“Dünyayı bu bahçeler kurtaracak!”

Bu yazıyı uzun bir süredir yazmaya çalışıyorum. Belki bu yayını ve dosya konusunu, bu sürece kafa yoran kişileri çokça önemsediğimden, belki de bahçeleri önceleri kişisel bir merakla deneyimleyip sonradan akademik yazına bulaştırmam nedeniyle konuya giderek daha fazla heyecan duymamdan ve mesafe alamayışımdan… Ama sanırım çözümü şu: Bu mecra sayesinde nicedir dışımdan söylemeye fırsat ve cesaret bulamadığım bir şeyi yazarak başlamak. Diyorum ki, “Dünyayı bu bahçeler kurtaracak!”

İlk olarak belirteyim, bu yazı kent tarımı imkanı olarak bahçeleri öncelemiyor. Kent ve gıda ile farklı ölçek ve dertlenmelerde ilişki kuran “topluluk” vurgusuna sahip bahçeleri düşünme gayretinde ve onların doğduğu coğrafyalarda geziniyor.

Bedenlerimizden gezegene uzanan çokkatmanlı bir ekolojide kent, doğa ve gıda üçgeni ile ilişkilerimizi kısırlaştıran ve hatta yok eden zamanların gölgesinde, yaşam alanlarımıza dair umut deneyimleri olarak bahçeleri anlatmak istiyorum. Bu sorunlu ilişkilerimizin, iktisadi ve ekolojik krizlerin yanı sıra toplumsal ve ahlaki krizlerle ilişkili bağlamını düşündüğümde bahçeleri yalnızca kendi sınırlarından ibaret deneyimler olarak göremiyorum. Bahçelerin kuruluş, idame ve mücadele motivasyonlarının bu bağlamın farklı uçlarıyla nasıl ilişkilendiğini; gıdaya, kente ve yaşama dair görünür kıldığı meseleleri ve ortaya çıkardığı deneyim birikimlerini paylaşabilme niyetindeyim.

Aslında Her Şey Bir Bahçe ile Başladı

Yeni geldiğim, sokaklarına aşina olmadığım, henüz benim için yabancı olan şehri tanımaya çalışırken, sokaklarında öylesine yürüdüğüm bir gün karşılaştım kendisiyle, altı sene önce, Berlin’de… İlginçti ki, kapısında Türkçe olarak “Prensesler Bahçesi” yazılıydı.1  İçeri girdim, kendimi 10-15 dakika sonra ellerim toprak, alnım terli, yan yana çalıştığım kişinin hayat hikayesini ve bahçeyle kurduğu ilişkiyi dinlerken buldum. Göçmen nüfusun yoğun olduğu bir semtte, kuruluşuna emek veren semt sakinlerinin sosyal ve ekolojik hedefleri ile kurulan bu bahçede gönüllü olarak iki mevsim çalıştım. Orada birbirinden farklı nedenlerle bahçeyle ilişkilenen insanlarla, topluluklarla tanıştım. Onların benimle paylaştığı deneyimleri, başka diyarlarda kök salmış bahçeleri tanımama vesile oldu. Orada ekip biçerken bir yandan şehirdeki diğer bahçeleri ve toplulukları da ziyaret ettim.

Bahçeler, bireysel deneyimlere ve topluluk pratiklerine mekan olmalarının ötesinde gıda, kent ve gezegen ile kurduğumuz arızalı ilişkileri onarmaya çalıştığımız yerler, onlara dair ürettiğimiz tahayyüllerin umut tohumlarıydı.

Yaşadığım deneyimler sonucunda kendimi, farklı coğrafya ve zamanlarda yerelin ihtiyaçları, toplulukların niyet ve dertlenmeleriyle mekansal ve işlevsel anlamda çeşitlenen, kolektif deneyime dayalı bahçe pratiklerinin tarihsel serüvenlerini merak eden ve araştıran bir insan olarak buldum. Karşıma çıkan ilk örnekler, savaşların ve krizlerin ardından kentin gıda ihtiyacının topluluk tabanlı örgütlendiği ve/ya kamu teşvikiyle oluşturulduğu kent bahçeleri uygulamalarıydı. Amerika ve Avrupa’nın büyük şehirlerinde ve Küba deneyimlerinde görülebileceği gibi hem bir kent tarımı modeli hem de önemli rekreatif alanlar olarak kent bahçelerinin, paylaşımlı veya hisseli bahçeler olarak işlediğini anladım. Bu deneyimlerin hikayelerine, ölçek ve etki alanına yer veren nice keyifli kaynak var. 

Ancak benim esas merakım da, bu yazının odağı da başka. Bir bahçenin neden bulunduğu o yerde yeşertildiği ve kimlerce, nasıl idame edildiği konusunun sanıldığından fazlasını söylediğini düşünüyorum. Tıpkı gıda, ekoloji ve topluluk tabanlı pratikler üzerine ilk tohumlarımı edinmiş olduğum Berlin’deki o bahçe gibi. Küçük ölçekli ve bu yüzden daha yoğun temasları mümkün kılan topluluk bahçelerinde açığa çıkan pratiklerin ve dile getirilen yaşam tahayyüllerinin nasıl gelişebildiğine, mekanı ve topluluğu dönüştürücü potansiyellerine, bahçe sınırlarından çıkıp kent, gıda ve yaşam odağındaki hak mücadelelerine nasıl eşlik ettiğine dair esas merakım.2

Bahçede ekip biçtiğim sıralarda soruyordum kendime: Neden kentin orta yerinde bu bahçeler var ve insanlar burada neler yapıyorlar? Bahçeler, bireysel deneyimlere ve topluluk pratiklerine mekan olmalarının ötesinde gıda, kent ve gezegen ile kurduğumuz arızalı ilişkileri onarmaya çalıştığımız yerler, onlara dair ürettiğimiz tahayyüllerin umut tohumlarıydı. Çeşitli hak mücadelelerinin eylem alanlarını oluşturan, canlı ve cansız varlıklarla bir arada yaşadığımız ekosistemlere dair farkındalığımızı artıran yerlerdi. Belki de en önemlisi temel ihtiyaçlarımız ve yaşam alanlarımız üzerine yeniden düşünme ve yeni ilişkiler üretme imkanı tanıyordu bahçeler.  Lewis’in dediği gibi, bahçecilik eylemi giderek kitlesel, kamusal bir harekete ve sıradan gündelik işgücü karşısında sessiz bir devrime dönüşmekteymiş meğer.3

Bahçelerin Tahayyüllerine Doğru…

Topluluk bahçelerinin kuruluş ve idame süreçlerine bakıldığında insanların geçmişteki gibi hareket edebilmeyi, yediği yiyecekle bağ kurabilmeyi, paylaşmayı, yardımlaşmayı özlediği, gıdayı üretme sürecinde toprakla ve hasatla geliştirdiği ilişkilerin, verdiği emeğin psikolojik ve fizyolojik gereksinimlerini karşıladığı aktarılıyor. Bu çerçevede baktığımızda topluluk bahçelerinin hem doğaya ve yaşam çevremize hem de toplum içerisinde birbirimize yabancılaşma sorununa derman olabildiği görülüyor. Yoğun kent hayatı ve dokusu içerisinde rekreatif açık alan özellikleri ve pratikleriyle nefes alma, yakınlaşma ve uğraş alanı olarak beliriyor bahçeler.

Toplulukların kendilerine mesele edindiği mahalle güzelleştirme, güven ve komşuluk ilişkilerini iyileştirme, madde bağımlılığıyla ve suç oranıyla mücadele etme, sosyo-ekonomik açıdan dezavantajlı gruplara gündelik ve geçimlik gıda desteğinde bulunma, ekolojik bahçecilik konularında eğitim verme, yerel pazarlarla işbirliği geliştirme gibi konularda devamlılık sağlamış bahçe girişimleri örneklerine rahatlıkla erişebiliyoruz. Bu örneklerde bahçe topluluklarının gıdaya yönelik ihtiyaç yoğunlukları, ona dair temel gündelik, geçimlik veya sosyal öncelikleri veya kente ve yaşama dair sürdürdükleri hak mücadelelerinin bahçe mekanıyla geliştirdikleri ilişki biçimini, mekanın kapasitesini, kent içerisindeki anlamını ve etkileşim kabiliyetini belirlediği görülüyor.4  Sıraladığım motivasyonların hemen hepsine temas ettiğini gördüğüm Prensesler Bahçesi’nin bir benzeri daha var. Hem de yaşça ondan daha büyük ve başka bir coğrafyada.

1970’lerde yaşanan ekonomik krizin etkileriyle köhneleşen New York kent merkezinde, oldukça sağlıksız ve suç oranı yoğun yaşam çevresine sahip mahallelerin birinde, çevre aktivisti sanat öğrencisi Liz Christy ve arkadaşlarının (daha sonradan Green Guerillas ismini almışlardır) başlattığı ve bugün hâlâ sürdürülen topluluk bahçesinin hikayesi pek güzeldir.5 Liz, günlerden bir gün mahallesinde gezinirken atık alanı haline gelmiş bir arazide, çürümekte olan bir buzdolabında oynayan çocukları görür ve riskli olduğunu düşünerek aileyi uyarır. “O zaman sen temizle de görelim” minvalinde bir cevap alır. Tam da 70’li yılların “şehri geri almak, mahallesine sahip çıkmak” isteyen ve “başka bir dünya mümkün” sloganıyla yaygınlaşan kent ve çevre hareketleri içerisinden doğarak New York’ta yeşeren topluluk ve gerilla bahçeciliğinin başlatıcısı olan bu örnekte, köhne bir arazi verimli bir bahçeye dönüştürülmüş, mahallenin farklı bölgelerine tohum bombaları6  atılmış, meyve fideleri ekilmiş, topluluğun zaman içinde geliştirdiği bahçecilik ve gıda üretim bilgisi eğitimlerle yaygınlaşmış ve yeni bahçelerin kurulması sağlanmıştır.

Apolitik bir eylem alanı gibi görünen bahçelerin, eşlik ettiği dertlerle (tohum, toprak, sağlık, ekolojik ayakizi, geridönüşüm, kamusal alan, müştereklik, adaletli çevre, kent hakkı, iklim değişikliği, ucuz ve sağlıklı gıda hakkı vb.) giderek politik pozisyon aldığını; aynı zamanda varlıklarının da politika üretme alanına evirildiğini görebiliyoruz. Kiminde bahçeler bir araya gelme zemini, bahçecilik de araçsal bir pratikken kimi yerlerde de işgal ve direniş alanlarına dönüşebiliyor. Ancak bütün bu çeşitlenmelere rağmen topluluk tabanlı bir örgütlenme, birlikte üretme pratikleri, birbirinden öğrenme süreçleri ve ilişkilerimize dair onarıcı alternatif arayışlar hepsinde ortak olarak bulunanlar.

Bu çeşitlenmeleri ve ortaklıkları vücuda getiren müşterek bir çabadan bahsetmek isterim. Almanya’da açığa çıkan ve önemli kent hareketleri içerisinde yer alan kolektif bahçe toplulukları, 2014 yılında “The City is Our Garden” isimli bir kent bahçeciliği manifestosu yayımladı.7  Kent bahçeleri hareketinin politik konumunu vurgulamak niyetiyle yazılan manifestonun, daha ilk maddelerinde kamusal mekanın özelleştirilmesi ve yaşam alanlarının mutenalaştırılması karşısında ortak iyiyi inşa etme gayesi, bahçeleri bu bağlamda “müşterek varlıklar” olarak konumlandırma niyeti yer alıyor. Öyleyse bahçelerin gıda üretimi ve rekreatif sosyal mekan olma özelliklerinin ötesinde başka iddiaları dile getirmek için de uygun bir zemin sağladığı görüşünü öne sürebiliriz. Topluluk bahçelerini, bir kentin nasıl işlemesi gerektiği sorusuna cevaben deneysel yaşam alanları olarak tanımlayan manifestoda, bu bahçelerin içerisinde bulunduğu başlıca çıkmazların, estetik özellikleri nedeniyle birer fotoğraf çekim köşeleri haline gelme ve “hipster” mekanına indirgenme riskleri olduğuna da yer veriliyor. Bu risklerin bahçelerin varlığının taşıdığı politik anlamı zayıflattığı düşünülüyor. Manifestonun üreticileri, kent hakkı hareketi üzerinden derdini tanımlamaya, kentin doğasına, kolektif üretimlere, kamusallıklara ve aynı zamanda ekolojik ve bütüncül yaklaşımlara kafa yoruyor; bahçelerin sağladığı deneyim birikimini çoğulcu ve demokratik kent tahayyülüne dair bir egzersiz olarak gördüklerini dile getiriyorlar.

Bahçeler, iddialı görünen bu niyet ve tahayyülleri oldukça basit ve mütevazı süreçlerle geliştiriyorlar aslında. Gıda yetiştirmek için araziyi kolektif olarak yönetmek, küçük bir toprak parçası üzerinde gerçekleştirilen faaliyetlerin verdiği kontrol duygusu ve toprağa karşı sorumluluk, anlaşma ve işbirliğini de beraberinde getirerek aidiyet duygusu ve özdeşlik algısı yaratıyor. Toprakla kurulan bağ ile başlayan sınırlı farkındalık, kapsamı gittikçe yayılan, ilişki örüntüsü derinleşen bir ekolojik farkındalığa doğru genişliyor. Bu süreçte topluluk hissinin gelişmesinin güvenli ve yapıcı bir çevre yaratmada etkili olduğu görülüyor.8 Bu deneyimler, gıda başta olmak üzere yaşam süreçlerimize dair bir “ayma” (idrak), diğer yandan becerilerin geliştirilmesi ile de sahici bir “yapma hali”ni sağlıyor. Gerçek ihtiyacımıza dair bedenimizle başlayan ve “ben”den “biz”e evrilen, bahçeyle cisimleşen kolektif bir dil ve deneyim inşa ediliyor.

Gıdaya Dair

Topluluk inşasına dair bir pratik, mekan deneyimi ve politika alanı odağına yerleştirdiğim topluluk bahçelerinde ilk bakışta gıda üretiminin öncelikli bir dert olmadığını düşünüyordum. Ancak bahçelerin, “alternatif kolektif üretim alanları olarak kapitalist gıda üretim ve takas biçimleri dışında bir tahayyülün cisimleştiği ortak yaşam alanları” olduklarına dair bir kavrayışa ulaşmamla birlikte, gıdanın sadece mideye indirilen bir “meta” değil, “bir süreçler bütünü” olduğunu da kavradım.9 Ve dolayısıyla politik anlamını kavradıkça, bahçeleri de yeniden düşünme ihtiyacım doğdu.

Yaşama dair tahayyüllerimizi örmenin başlangıç noktalarından biri olarak gıdayı düşünürken, sağlıklı ve nitelikli gıdaya adaletli erişimin kolektif olarak yerelde örgütlenebilmesi ihtiyacı giderek önem kazanıyor. Bunu sorunsallaştırırken, insanların birbirleriyle ve diğer canlılarla, üretim araçlarıyla ve yaşam alanıyla kurduğu ilişkiyi gıda üzerinden yeniden düşünmenin ve kurmanın mümkün olabileceği fikri öne çıkıyor.  Yeni bir ilişkiyi mümkün kılacak toplulukları ve mekanları nasıl kuracağımız, alternatifleri nasıl icat edeceğimiz, nasıl bir tahayyülden bahsettiğimiz soruları üzerine düşünürken bahçeleri, verilecek yanıtların buluşma ve deneyimlenme zemini olarak konumlandırabiliriz.

Yerel pazarlar, alternatif gıda ağları ve topluluk destekli tarım uygulamaları ile birlikte ele alınan topluluk bahçeleri gıdanın kolektif örgütlenme sürecini dert edinen toplulukların eylem alanları olarak öne çıkıyor. Deneyim ve katılıma açık topluluklarca yürütülen bahçelerde, gıdanın yerelde sağlıklı üretimi ve erişilebilirliği konusunda kaynakların geliştirilmesine, bağlantıların çoğaltılmasına dair beceriler ediniliyor. Gıda üretim evrelerini, zamanın ve mevsimlerin gerçekliğini, bulunduğumuz coğrafyanın iklimini, toprağı öğrenmenin vesileleri olarak bahçeler, yabancılaşmış olduğumuz süreçleri gerçek kılarken belki de bu nedenle gıda adaleti mücadelelerinde harekete geçmek ve “yap”arak talep etmek için en keyifli başlangıç noktası.

Ancak tüm bahçelerin toplumsal ve mekansal adalet üzerinden gıda üretme ve paylaşma pratiğini çözebilir olduğunu da iddia edemeyiz veya tüm kentlerin gıda ihtiyacının bu yerel pratiklerden karşılanabileceğini de… Esas olan, bahçelerdeki topluluk pratiğine, bilginin ve becerilerin birikimine, deneyim aktarımına imkan ve emek vermek; topluluk ve bahçeyle sınırlı kalmayarak belki bir ailenin balkonuna ve oradan sofrasına uzanmanın, belki de bir toplumsal harekete tohum atabilmenin imkanı üzerine düşünmektir.

Son Çapayı Yaparken…

İstiyorum ki “bahçe” deyip geçmeyin ve yine istiyorum ki bir bahçede atılan tohumun yalnızca orada filizlendiğini zannetmeyin. Komşu semte, meydanlara sıçrar, o eylem senin bu direniş benim eşlik eder, oradan bambaşka bir coğrafyada bir üniversite kampüsüne uzanır, ardından bir anaokulu bahçesine… Belki biraz yorulur, hasret çeker, bir balkonda bekler ve sonra yine durmaz bir tohum atar. Bazen doğadır onu taşıyan, bazen de insan eli. Belki kentin tüm gıda ihtiyacına dair değildir ama yeni dünyanın tahayyülüne aittir… Çok eski zaman masallarından günümüze uzanan karıncaların eski dünyadan taşıyıp sakladığı yeni dünyaya dair bir umut tohumudur o.

En temel ihtiyaçlarımızı örgütlerken bedenlerimizden gezegene dek yeni ilişkiler geliştirmeyi, üretim ve tüketim süreçlerimize dair davranışlarımızı ve tutumlarımızı değiştirmeyi, politikayı ekolojik sorumluluk üzerinden üretmeyi ve yaşam alanlarımıza yönelik onarıcı olmayı ütopik ve naif hedefler olarak değil, göstermemiz gereken çaba olarak konumlandırıyorum. Bir bahçenin işleyişinden ilham alarak, dünyayı nasıl kurtarabileceğini anlamaya çalışarak…


1- Berlin Kreuzberg’de, bulunduğu sokağın ismini alan “Prinzessinnegarten”, bkz.
prinzessinnengarten.net

2- Lawson, L. J. (2005) City Bountiful: A Century of Community Gardening in America, California-Londra: University of California Press; Bahçeci, D. (2012) Kent Bahçeleri Dünya Deneyimi, İstanbul: Yeryüzü Derneği.

3- Lewis, C. A. (1996) Green Nature/Human Nature: The Meaning Of Plants In Our Lives, Chicago: University of Illinois Press.

4- Durmaz, M. S. (2013) “Sürdürülebilir Toplum Gelişiminde Topluluk Bahçelerinin Önemi – Berlin Prensesler Bahçesi Örneği”, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, İstanbul Teknik Üniversitesi, İstanbul.

5- Bkz. lizchristygarden.us

6- Tohum Bombası tanımı için bkz. #MADSözlük.

7- Bkz.
urbangardeningmanifest.de

8- Kelly, J. G. (2006) Becoming Ecological: An Expedition into Community Psychology, New York: Oxford University Press; Okvat, H. A., Zautra, A. J. (2011) “Community Gardening: A Parsimonious Path to Individual, Community, and Environmental Resilience”, American Journal of Community Psychology, 47, Springer, ABD.

9- Akbulut, B. (2015) “Paylaştığımız Her Şeyden Kurduğumuz Her Şeye: Müşterekler”, der. J. Walljasper, 

Müştereklerimiz: Paylaştığımız Her Şey içinde, İstanbul: Metis. Akbulut, B. (2017) “Bugün, Burada: Savunudan İnşaaya Müşterekler”, der. Adaman F., Akbulut B., Kocagöz U., Herkesin Herkes İçin içinde, İstanbul: Metis.

DÖN