Akademisyen Emrah Altınok ile politik ekolojinin kent çalışmalarına getirdiği eleştiriyi, kenti dereler ağaçlar ve tepeler üzerinden konuştuk.

Sinan Erensü: İstanbul’un kentleşme tarihi içinde su yollarının, özellikle derelerin önemli bir yeri olduğunu iddia ediyorsun. Su yollarına bakarak kent ve onun gelişimi hakkında ne öğrenebiliriz?

Emrah Altınok: İstanbul son derece özgün bir coğrafyaya sahip. Kentin coğrafrayfasını konuşmaya boğaz ve iki deniz arası konumu ile başlanabilir. 20 yy. kentleşme dinamikleri açısından bakıldığında bu iki özelliğin çok ciddi belirleyiciler olduğunu söylemeliyiz. Cumhuriyet öncesi dönemde Boğaz; İstanbul’un lineer kuzey saçağını temsil eden, yaşamın yavaş aktığı Boğaz köyleri, soylu konakları ve yalıları ile örülüydü. Bu saçak, kentin bugünkü saçaklanma kalıpları göz önünde bulundurulduğunda son derece mütevazı idi. “Doğal olan”ın “mesken tutma” yoluyla ne ölçüde tahrip edildiğini “makyaj” analojisi üzerinden açıklamaya yeltenecek olsam, “göze çekilmiş kalem” demeyi tercih ederdim herhalde. Yani kimilerine göre onu daha da güzelleştirecek nitelikte bir müdahaleden söz ediyorum neredeyse. Murat Güvenç’in “eski” İstanbul’un makroformu için önerdiği bir diğer analojiyi de burada hatırlamalı: kuzey ucu Boğaz’ın iki yakasına tekabül eden Mercedes Benz logosu. Yani hem Marmara kıyıları hem de Boğaz’ın kendisi, merkezi Yarımada ve Galata olan kentin üç kaçış noktasına doğru serpilişini tetikledi. Sözü denizden derelere, su yollarına getirecek olursak, işte o zaman yüzyıl ortasından sonra yükselen kentleşme dinamiğine başka bir pencereden bakabiliyoruz. İstanbul hem sanayi gelişiminin (ve gerekli diğer alt ve üst yapıların) hem de ona tutunarak vadi, sırt ve tepelerin üzerini örten gecekonduları kaleme alan bir kentleşme öyküsü yazıyordu.

Bize somut bir örnek verebilir misin?

Tabii. Göze çekilmiş kalem analojisi ile başlamak istiyorum yine. Boğaz ve Marmara kıyılarını tutan bir önceki yavaş ve uzun erimli kentleşme deneyiminin kıyılardan iç kesimlere doğru olan kesiti, bize mütevazı bir kasaba arazi kullanımından başkasını vermez. Bu incecik kesitin yüzyıl ortasında hızla iç kesimlere, kuzeye doğru genişlediğini hatırlayalım. İşte bu yeni kentleşme atağının da yine örgütleyici faktörü “su”. Ama bu kez deniz ya da boğaz değil; dereler. Cendere Vadisi ilk akla gelmesi gereken örnek. Bir diğeri Ayamama Deresi mesela. Anadolu Yakası gelişme koridoru için de Kurbağalıdere’yi sayabilirim. Tüm bu örnekler kıyıda, kıyıya ve elbette limana yakın örgütlenen sanayinin ve onun etrafını saran gecekondunun kent peyzajını verecek bizlere. Kuzey’den Marmara Denizi’ne doğru açılan her ekolojik koridor, kuzeye doğru halka halka büyüyen kent rölyefinin temel strüktürünü kuracak. Daha sonra önce E5 ve ilk Boğaz geçişi, akabinde TEM ve ikinci Boğaz geçişiyle yönünü kuzeye çevirmiş olan kentsel büyüme, dikey vadi strüktürünü yatay ulaşım omurgalarıyla daha da kuvvetlendirecek. Bu doğal (dikey) ve yapay (yatay) elemanlarla örülü yeni gelişim şebekesini bir sarmaşığın üzerinde geliştiği ızgaraya benzetebiliriz. 

Bu noktada hipotez şu: Bugün son derece karmaşık bir arazi kullanımına ve doku örüntüsüne sahip olan İstanbul’un, yüzyıl ortasından sonraki gelişimini analiz etmek için kestirme bir yol arayacak olursak, en iyi tercih onu su yolları doğrultusunda, yani yatay yerine dikeyde kesmek olacaktır. Çünkü ancak bu dikey kesit, “İstanbul’un yaş halkalarını” verebilir bize. Kıyıdaki yalılardan apartman ve ilk işçi konutlarına, onlardan sanayi alanları, antrepolar, derin ulaşım koridorları, gecekondu alanları ve büyük alan kullanan kamu kurumlarına, son kertede ise neoliberal kentin erken dönem kapalı siteleri ve TOKİ eliyle geliştirilen distopik yatakhane kentlerine… 

Bu hipotezi İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde hem üçüncü sınıf mimari tasarım stüdyosu hem de ona eşlenik olan “Mekanın Üretimi ve Kentsel Durum” dersi kapsamında öğrenci analizleriyle test etmeyi denedik. İlki Ayazma, ikincisi Zeytinburnu, üçüncüsü ise Ünalan’da yer seçen tasarım stüdyolarının analiz sürecine üst ölçekli bir katkı sağlayacağını düşündüğümüz bu yöntem kapsamında “dikey metropoliten kesitler” aldık. Çalışma, yalnızca proje arazisine ve çevresine odaklanan analiz anlayışını, metropoliten kentsel sistemin dönüşüm mekanizmalarını tarihsel olarak kavrama deneyi ile başlayan bir çerçeveye oturtmamızı mümkün kıldı. 

Şu aşamada elde ettiğimiz sonuçlar hipotezi gerçekledi diyebilirim. İstanbul kentleşmesi, onu politik ekolojinin perspektifinde, ekoloji-gelişme gerilimi içinde anlamayı ve kritik etmeyi gerektiriyor. Üstelik, metropoliten alanın dikey kesitleri, “yeni İstanbul” distopyasına da gerçekçi bir gözle bakabilmeyi ve belki de ona panzehir olacak ütopyaları da yine İstanbul coğrafyasının su yolları (ekolojik koridorları) üzerinden düşünmeyi mümkün kılabilir.

İstanbul’un 1950’lerden günümüze gelişimini kabaca üç aşamada değerlendiriyorsun: 1950-1980 Kentsel Büyüme, 1980-2000 Kentsel Saçaklanma ve 2000 yılından günümüze Aşırı Kentleşme. Bu üç periyodun her birine denk gelen özgün bir kentsel politik ekoloji var mı? Yoksa İstanbul’un doğası ile olan gerilimi hep benzer şekilde, bugünkü gibi doğadan kente yer açma şeklinde mi olmuştur?

Kentleşmenin tanımı bu zaten. Yani doğadan ke2nte yer açma işi… Hatta 19. yy. sonu itibariyle, Avrupa’da ve Amerika’da şehir planlamasının kurumsallaşmaya başlaması, kent planlamasının da tanımını aynı ilkeye yaslayarak kurar. Daha açık ifadeyle, kentleşmenin (tıpkı sanayileşme gibi) gelişmenin temel fonksiyonlarından biri olarak görülmeye başlaması, onun doğadan haraç keserek kendini idame ettirmesini olumlamaktan başka bir şey değildir. Planlamanın bu erken dönem pozitivist-determinist paradigması (Geniş Kapsamlı Rasyonel Planlama), Türkiye kentleşmesinin de 1960’lardan beri “onay mercî” olmuştur. Haliyle bu paradigma, kentleşmeyi tetikleyen ekonomi-politik faktörleri a priori olumlamaya ve bu faktörlere ihtiyaç duydukları mekansal organizasyonu sunmaya yarayan bir tür “post-rasyonalizm”e denk düşer ve bu soruyu da bir ölçüde açıklar aslında. İstanbul ekolojik coğrafyası, 1950-80 aralığında “doğal” bir “kentsel büyüme” süreci yaşamış, 80 sonrasında tüm kentleri vuran “küresel ekonomizm”den payını almış (saçaklanarak, uydu kentleşerek büyümesine devam etmiş), 2000 sonrası dönemde ise ekolojik eşiklerinin tamamını aşarak neoliberal ilkelerle “bir bütün halinde” metalaştırılmıştır. Her dönem, kendi içinde farklı gelişim örüntülerine sahip olsa da bahsettiğim operasyonel paradigmanın şirket rasyonalitesi, her dönem el değiştirmiş, yine de işlevini sürdürmüştür.

Kent ve çevre çalışmalarında mekan sözcüğünü çok kullanıyoruz. Mekan sadece “yer” dememek için ağzımıza doladığımız kullanışlı bir kelime mi yoksa senin için kuramsal bir anlamı var mı? Mekan sözcüğünden tam olarak ne anlamalıyız?

Konuyu dağılmaktan da kurtarabilmek adına mekanı, “politik ekolojinin bir faktörü” olarak yeniden kavramsallaştırmayı deneyeyim. Bunu yaparken de kentsel politik ekonominin felsefi zeminini kuran bir kuramcıyı izleyeyim: Henri Lefebvre. 

Mekan, kartezyen geometrinin soyut evreninde “mutlak” bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Politik ekolojinin ve politik ekonominin evreninde ise “diferansiyel” hale geliyor. Daha önce bahsettiğim pozitivist paradigma yerine burada başka bir paradigmadan söz etmek gerek. O da, Fordist ilkelerle kendini yeniden örgütleyen 20. yy. kapitalizminin yegane destekçisi “bilimcilik (scientism)”. Yani “bilimin asla yanlış bir şey yapmayacağı fikri üzerinde uzlaşı”. Kendini “bilimci” ilkelerle meşrulaştıran klasik planlama da mekanı elbette fizik ve geometrinin ilkeleriyle yani kartezyen uzay içerisinde pozisyon alan, soyut-mutlak mekan anlayışıyla okudu ve yeniden üretti. Eğer mekan, yani bir bütün olarak doğayı da kapsayan yerin kendisi, soyut bir geometri ya da ünite olarak kavranıyorsa bu, “yapay olanın” “doğal olanı” tüketmesine dayalı bir yeniden üretim sürecini de otomatikman normalleştirir. Başka bir ifadeyle, “doğal olanın” tüketiliyor oluşu “doğal” hale gelir. 

2018 Yaz Okulu Ders Notları: Selcen Fidan

Lefebvre’e göre kent mekanı, ancak diferansiyel boyutlarıyla çelişkileri ortaya konulduğunda okunur hale gelebilirdi. Hatta mekanın devrimci ilkelerle yeniden üretimi de aynı diyalektik üzerinden mümkün olacaktı. Bugünün perspektifinde konuya baktığımızda görüyoruz ki kent muhalefetinin neredeyse tüm fraksiyonları benzer bir hipotezde birleşiyor: Kapitalist mekanın, kendi kendine (çelişkilerinin bir sonucu olarak) diyalektik açıdan ilerleyeceği yok. Bunu beklemek saf bir idealizm olurdu. Kapitalizmin soyut izotopyası, ancak onu kuran maddi koşulların diyalektik olarak karşıtını yaratabildiğimiz bir virtüel zaman-mekan içinden ele alındığında diferansiyelleşebilir. Lefebvre buna “kentsel devrim” adını vermişti; izotopyanın heterotopyaya evrildiği bir zaman-mekan olarak “kentsel devrim”.

Kent çalışmaları politik ekolojiden teoride ve pratikte nasıl etkilenir, yahut nasıl faydalanır?

Teorisini bir parça konuşmuş olduk aslında. Pratiği bizi hiç olmadığı kadar çok ilgilendiriyor artık. Ona çevirelim bakışımızı. İlk görüntü şu: Praksisin koşulları yine diferansiyel olanla ilişkilendiğimiz ölçüde oluşabiliyor. Lefebvre, diferansiyel mekanı tanımlarken sözcüğü yanlış çağrışımlarından “ayırarak” tanımlamıştı. Ona göre mekanı özgürleştirecek olan praksis, “ayrım (distinction)”, “ayrılma (seperation)” ve “ayrışma (segregation)” ile “farklılık (difference)” arasındaki farkı görebilmeyi gerektiriyordu. Zira ilk üçü totaliter bir düzen getirirken farklılık, mekanı dönüştürücü ve özgür bir düzeni müjdeliyordu. İkinci görüntü, bu virtüel perspektifi, aktüel alana çekmeyi başardığımız tüm politik-ekolojik mücadelelere tekabül ediyor. Bugün kürede doğayı müştereğimiz olarak gören, ayrımın ve/veya ayrışmanın yerine farklılığı dönüştürücü bir faktör olarak merkeze alan tüm müşterekleştirme pratikleri gücünü politik-ekolojiden alıyor. Teori böylece pratikle buluşuyor. 

Mekan çalışmalarında yeniden üretim, eşitsiz büyüme, mekan üzerinden birikim, mülksüzleşme vb. kavramlar üzerinden Marksist yaklaşımların yeniden ve belki de çok da yaygın bir biçimde kabul gördüğüne şahitlik ediyoruz. Sence politik ekoloji kent çalışmaları ve Marksist kent okumaları ile nasıl bir etkileşime giriyor? Çevre ve doğa işin içine girince temel Marksist okumalar nasıl etkileniyor?

Pratiğin Marksist yöntem paradigmalarıyla doğrudan bir bağı olduğunu söyleyerek başlayayım. Ama elbette pratiği bir tek Marksizm’e (ya da tek bir Marksizm’e) indirgemeden. Lefebvre’in önerdiği yeni mekan diyalektiğinde, teleolojik olmayan, aksine çatallanabilme (diferansiyelleşebilme) olanakları olan, yeni ama devrimci (ve hala) yapısalcı bir Marksizm görüyoruz. Bu damar politik ekolojide David Harvey ve onun takipçileri üzerinden pratiğe katkı koymaya devam ediyor. Bir diğer yakada ise, enerjisini Batı Marksizmi’nden, daha özelde Frankfurt Okulu ve özellikle sitüasyonistlerden alan bir başka damar daha var. Onlar da doğayı ve kenti daha çok üstyapının (ideoloji ve kültürün) faktörleri üzerinden ele alıyor; kent deneyimini merkeze koyuyor ve mücadeleyi kültürel ve ideolojik alana çekmeyi öneriyorlar. Belki bir başka kanatta da, Marksizmi yalnızca etik bir program olarak başvuru nesnesi haline getiren, Derridacı post-Marksizm var. Onların somut bir politik-ekolojik pratik inşa edebildiklerini düşünmüyorum. Benim görüşüme göre ilk iki kulvarın da pratiğe değerli katkıları var. Geriye kalan Marksist olmayan ekoloji hareketlerini ise “teknomerkezci” ya da “ekomerkezci” ilkeleri sebebiyle “gerçekçi” ve “işlevsel” bulmadığımı ifade edeyim. Politik-ekolojinin, doğayı dışsal bir korunma nesnesi haline getiren (çevreyi “insanın çevresi” olarak gören) “antroposentrik” yaklaşımları hızla dışlaması şart. 

Akademisyen Emrah Altınok ile politik ekolojinin kent çalışmalarına getirdiği eleştiriyi, kenti dereler ağaçlar ve tepeler üzerinden konuştuk.

Sinan Erensü: İstanbul’un kentleşme tarihi içinde su yollarının, özellikle derelerin önemli bir yeri olduğunu iddia ediyorsun. Su yollarına bakarak kent ve onun gelişimi hakkında ne öğrenebiliriz?

Emrah Altınok: İstanbul son derece özgün bir coğrafyaya sahip. Kentin coğrafrayfasını konuşmaya boğaz ve iki deniz arası konumu ile başlanabilir. 20 yy. kentleşme dinamikleri açısından bakıldığında bu iki özelliğin çok ciddi belirleyiciler olduğunu söylemeliyiz. Cumhuriyet öncesi dönemde Boğaz; İstanbul’un lineer kuzey saçağını temsil eden, yaşamın yavaş aktığı Boğaz köyleri, soylu konakları ve yalıları ile örülüydü. Bu saçak, kentin bugünkü saçaklanma kalıpları göz önünde bulundurulduğunda son derece mütevazı idi. “Doğal olan”ın “mesken tutma” yoluyla ne ölçüde tahrip edildiğini “makyaj” analojisi üzerinden açıklamaya yeltenecek olsam, “göze çekilmiş kalem” demeyi tercih ederdim herhalde. Yani kimilerine göre onu daha da güzelleştirecek nitelikte bir müdahaleden söz ediyorum neredeyse. Murat Güvenç’in “eski” İstanbul’un makroformu için önerdiği bir diğer analojiyi de burada hatırlamalı: kuzey ucu Boğaz’ın iki yakasına tekabül eden Mercedes Benz logosu. Yani hem Marmara kıyıları hem de Boğaz’ın kendisi, merkezi Yarımada ve Galata olan kentin üç kaçış noktasına doğru serpilişini tetikledi. Sözü denizden derelere, su yollarına getirecek olursak, işte o zaman yüzyıl ortasından sonra yükselen kentleşme dinamiğine başka bir pencereden bakabiliyoruz. İstanbul hem sanayi gelişiminin (ve gerekli diğer alt ve üst yapıların) hem de ona tutunarak vadi, sırt ve tepelerin üzerini örten gecekonduları kaleme alan bir kentleşme öyküsü yazıyordu.

Bize somut bir örnek verebilir misin?

Tabii. Göze çekilmiş kalem analojisi ile başlamak istiyorum yine. Boğaz ve Marmara kıyılarını tutan bir önceki yavaş ve uzun erimli kentleşme deneyiminin kıyılardan iç kesimlere doğru olan kesiti, bize mütevazı bir kasaba arazi kullanımından başkasını vermez. Bu incecik kesitin yüzyıl ortasında hızla iç kesimlere, kuzeye doğru genişlediğini hatırlayalım. İşte bu yeni kentleşme atağının da yine örgütleyici faktörü “su”. Ama bu kez deniz ya da boğaz değil; dereler. Cendere Vadisi ilk akla gelmesi gereken örnek. Bir diğeri Ayamama Deresi mesela. Anadolu Yakası gelişme koridoru için de Kurbağalıdere’yi sayabilirim. Tüm bu örnekler kıyıda, kıyıya ve elbette limana yakın örgütlenen sanayinin ve onun etrafını saran gecekondunun kent peyzajını verecek bizlere. Kuzey’den Marmara Denizi’ne doğru açılan her ekolojik koridor, kuzeye doğru halka halka büyüyen kent rölyefinin temel strüktürünü kuracak. Daha sonra önce E5 ve ilk Boğaz geçişi, akabinde TEM ve ikinci Boğaz geçişiyle yönünü kuzeye çevirmiş olan kentsel büyüme, dikey vadi strüktürünü yatay ulaşım omurgalarıyla daha da kuvvetlendirecek. Bu doğal (dikey) ve yapay (yatay) elemanlarla örülü yeni gelişim şebekesini bir sarmaşığın üzerinde geliştiği ızgaraya benzetebiliriz. 

Bu noktada hipotez şu: Bugün son derece karmaşık bir arazi kullanımına ve doku örüntüsüne sahip olan İstanbul’un, yüzyıl ortasından sonraki gelişimini analiz etmek için kestirme bir yol arayacak olursak, en iyi tercih onu su yolları doğrultusunda, yani yatay yerine dikeyde kesmek olacaktır. Çünkü ancak bu dikey kesit, “İstanbul’un yaş halkalarını” verebilir bize. Kıyıdaki yalılardan apartman ve ilk işçi konutlarına, onlardan sanayi alanları, antrepolar, derin ulaşım koridorları, gecekondu alanları ve büyük alan kullanan kamu kurumlarına, son kertede ise neoliberal kentin erken dönem kapalı siteleri ve TOKİ eliyle geliştirilen distopik yatakhane kentlerine… 

Bu hipotezi İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde hem üçüncü sınıf mimari tasarım stüdyosu hem de ona eşlenik olan “Mekanın Üretimi ve Kentsel Durum” dersi kapsamında öğrenci analizleriyle test etmeyi denedik. İlki Ayazma, ikincisi Zeytinburnu, üçüncüsü ise Ünalan’da yer seçen tasarım stüdyolarının analiz sürecine üst ölçekli bir katkı sağlayacağını düşündüğümüz bu yöntem kapsamında “dikey metropoliten kesitler” aldık. Çalışma, yalnızca proje arazisine ve çevresine odaklanan analiz anlayışını, metropoliten kentsel sistemin dönüşüm mekanizmalarını tarihsel olarak kavrama deneyi ile başlayan bir çerçeveye oturtmamızı mümkün kıldı. 

Şu aşamada elde ettiğimiz sonuçlar hipotezi gerçekledi diyebilirim. İstanbul kentleşmesi, onu politik ekolojinin perspektifinde, ekoloji-gelişme gerilimi içinde anlamayı ve kritik etmeyi gerektiriyor. Üstelik, metropoliten alanın dikey kesitleri, “yeni İstanbul” distopyasına da gerçekçi bir gözle bakabilmeyi ve belki de ona panzehir olacak ütopyaları da yine İstanbul coğrafyasının su yolları (ekolojik koridorları) üzerinden düşünmeyi mümkün kılabilir.

İstanbul’un 1950’lerden günümüze gelişimini kabaca üç aşamada değerlendiriyorsun: 1950-1980 Kentsel Büyüme, 1980-2000 Kentsel Saçaklanma ve 2000 yılından günümüze Aşırı Kentleşme. Bu üç periyodun her birine denk gelen özgün bir kentsel politik ekoloji var mı? Yoksa İstanbul’un doğası ile olan gerilimi hep benzer şekilde, bugünkü gibi doğadan kente yer açma şeklinde mi olmuştur?

Kentleşmenin tanımı bu zaten. Yani doğadan ke2nte yer açma işi… Hatta 19. yy. sonu itibariyle, Avrupa’da ve Amerika’da şehir planlamasının kurumsallaşmaya başlaması, kent planlamasının da tanımını aynı ilkeye yaslayarak kurar. Daha açık ifadeyle, kentleşmenin (tıpkı sanayileşme gibi) gelişmenin temel fonksiyonlarından biri olarak görülmeye başlaması, onun doğadan haraç keserek kendini idame ettirmesini olumlamaktan başka bir şey değildir. Planlamanın bu erken dönem pozitivist-determinist paradigması (Geniş Kapsamlı Rasyonel Planlama), Türkiye kentleşmesinin de 1960’lardan beri “onay mercî” olmuştur. Haliyle bu paradigma, kentleşmeyi tetikleyen ekonomi-politik faktörleri a priori olumlamaya ve bu faktörlere ihtiyaç duydukları mekansal organizasyonu sunmaya yarayan bir tür “post-rasyonalizm”e denk düşer ve bu soruyu da bir ölçüde açıklar aslında. İstanbul ekolojik coğrafyası, 1950-80 aralığında “doğal” bir “kentsel büyüme” süreci yaşamış, 80 sonrasında tüm kentleri vuran “küresel ekonomizm”den payını almış (saçaklanarak, uydu kentleşerek büyümesine devam etmiş), 2000 sonrası dönemde ise ekolojik eşiklerinin tamamını aşarak neoliberal ilkelerle “bir bütün halinde” metalaştırılmıştır. Her dönem, kendi içinde farklı gelişim örüntülerine sahip olsa da bahsettiğim operasyonel paradigmanın şirket rasyonalitesi, her dönem el değiştirmiş, yine de işlevini sürdürmüştür.

Kent ve çevre çalışmalarında mekan sözcüğünü çok kullanıyoruz. Mekan sadece “yer” dememek için ağzımıza doladığımız kullanışlı bir kelime mi yoksa senin için kuramsal bir anlamı var mı? Mekan sözcüğünden tam olarak ne anlamalıyız?

Konuyu dağılmaktan da kurtarabilmek adına mekanı, “politik ekolojinin bir faktörü” olarak yeniden kavramsallaştırmayı deneyeyim. Bunu yaparken de kentsel politik ekonominin felsefi zeminini kuran bir kuramcıyı izleyeyim: Henri Lefebvre. 

Mekan, kartezyen geometrinin soyut evreninde “mutlak” bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Politik ekolojinin ve politik ekonominin evreninde ise “diferansiyel” hale geliyor. Daha önce bahsettiğim pozitivist paradigma yerine burada başka bir paradigmadan söz etmek gerek. O da, Fordist ilkelerle kendini yeniden örgütleyen 20. yy. kapitalizminin yegane destekçisi “bilimcilik (scientism)”. Yani “bilimin asla yanlış bir şey yapmayacağı fikri üzerinde uzlaşı”. Kendini “bilimci” ilkelerle meşrulaştıran klasik planlama da mekanı elbette fizik ve geometrinin ilkeleriyle yani kartezyen uzay içerisinde pozisyon alan, soyut-mutlak mekan anlayışıyla okudu ve yeniden üretti. Eğer mekan, yani bir bütün olarak doğayı da kapsayan yerin kendisi, soyut bir geometri ya da ünite olarak kavranıyorsa bu, “yapay olanın” “doğal olanı” tüketmesine dayalı bir yeniden üretim sürecini de otomatikman normalleştirir. Başka bir ifadeyle, “doğal olanın” tüketiliyor oluşu “doğal” hale gelir. 

2018 Yaz Okulu Ders Notları: Selcen Fidan

Lefebvre’e göre kent mekanı, ancak diferansiyel boyutlarıyla çelişkileri ortaya konulduğunda okunur hale gelebilirdi. Hatta mekanın devrimci ilkelerle yeniden üretimi de aynı diyalektik üzerinden mümkün olacaktı. Bugünün perspektifinde konuya baktığımızda görüyoruz ki kent muhalefetinin neredeyse tüm fraksiyonları benzer bir hipotezde birleşiyor: Kapitalist mekanın, kendi kendine (çelişkilerinin bir sonucu olarak) diyalektik açıdan ilerleyeceği yok. Bunu beklemek saf bir idealizm olurdu. Kapitalizmin soyut izotopyası, ancak onu kuran maddi koşulların diyalektik olarak karşıtını yaratabildiğimiz bir virtüel zaman-mekan içinden ele alındığında diferansiyelleşebilir. Lefebvre buna “kentsel devrim” adını vermişti; izotopyanın heterotopyaya evrildiği bir zaman-mekan olarak “kentsel devrim”.

Kent çalışmaları politik ekolojiden teoride ve pratikte nasıl etkilenir, yahut nasıl faydalanır?

Teorisini bir parça konuşmuş olduk aslında. Pratiği bizi hiç olmadığı kadar çok ilgilendiriyor artık. Ona çevirelim bakışımızı. İlk görüntü şu: Praksisin koşulları yine diferansiyel olanla ilişkilendiğimiz ölçüde oluşabiliyor. Lefebvre, diferansiyel mekanı tanımlarken sözcüğü yanlış çağrışımlarından “ayırarak” tanımlamıştı. Ona göre mekanı özgürleştirecek olan praksis, “ayrım (distinction)”, “ayrılma (seperation)” ve “ayrışma (segregation)” ile “farklılık (difference)” arasındaki farkı görebilmeyi gerektiriyordu. Zira ilk üçü totaliter bir düzen getirirken farklılık, mekanı dönüştürücü ve özgür bir düzeni müjdeliyordu. İkinci görüntü, bu virtüel perspektifi, aktüel alana çekmeyi başardığımız tüm politik-ekolojik mücadelelere tekabül ediyor. Bugün kürede doğayı müştereğimiz olarak gören, ayrımın ve/veya ayrışmanın yerine farklılığı dönüştürücü bir faktör olarak merkeze alan tüm müşterekleştirme pratikleri gücünü politik-ekolojiden alıyor. Teori böylece pratikle buluşuyor. 

Mekan çalışmalarında yeniden üretim, eşitsiz büyüme, mekan üzerinden birikim, mülksüzleşme vb. kavramlar üzerinden Marksist yaklaşımların yeniden ve belki de çok da yaygın bir biçimde kabul gördüğüne şahitlik ediyoruz. Sence politik ekoloji kent çalışmaları ve Marksist kent okumaları ile nasıl bir etkileşime giriyor? Çevre ve doğa işin içine girince temel Marksist okumalar nasıl etkileniyor?

Pratiğin Marksist yöntem paradigmalarıyla doğrudan bir bağı olduğunu söyleyerek başlayayım. Ama elbette pratiği bir tek Marksizm’e (ya da tek bir Marksizm’e) indirgemeden. Lefebvre’in önerdiği yeni mekan diyalektiğinde, teleolojik olmayan, aksine çatallanabilme (diferansiyelleşebilme) olanakları olan, yeni ama devrimci (ve hala) yapısalcı bir Marksizm görüyoruz. Bu damar politik ekolojide David Harvey ve onun takipçileri üzerinden pratiğe katkı koymaya devam ediyor. Bir diğer yakada ise, enerjisini Batı Marksizmi’nden, daha özelde Frankfurt Okulu ve özellikle sitüasyonistlerden alan bir başka damar daha var. Onlar da doğayı ve kenti daha çok üstyapının (ideoloji ve kültürün) faktörleri üzerinden ele alıyor; kent deneyimini merkeze koyuyor ve mücadeleyi kültürel ve ideolojik alana çekmeyi öneriyorlar. Belki bir başka kanatta da, Marksizmi yalnızca etik bir program olarak başvuru nesnesi haline getiren, Derridacı post-Marksizm var. Onların somut bir politik-ekolojik pratik inşa edebildiklerini düşünmüyorum. Benim görüşüme göre ilk iki kulvarın da pratiğe değerli katkıları var. Geriye kalan Marksist olmayan ekoloji hareketlerini ise “teknomerkezci” ya da “ekomerkezci” ilkeleri sebebiyle “gerçekçi” ve “işlevsel” bulmadığımı ifade edeyim. Politik-ekolojinin, doğayı dışsal bir korunma nesnesi haline getiren (çevreyi “insanın çevresi” olarak gören) “antroposentrik” yaklaşımları hızla dışlaması şart. 

DÖN